Devrimci Parti MYK: “UMUT SOSYALİZMDE”

UMUT SOSYALİZMDE

Dünya, hızla bir yok oluşa doğru ilerliyor. Kapitalist-emperyalist sistem kendisiyle beraber doğayı ve toplumu da bir yıkıma sürüklüyor. Yirmi birinci yüzyıl; kapitalist üretimin ve insanı metalaştıran kara dayalı yağma politikalarının doğayı korkunç bir katliamla yüz yüze getirdiğine tanıklık ediyor. Gerek tüm dünyayı kasıp kavuran salgının gerekse ekolojik tahribatla ortaya çıkan iklim krizinin doğurduğu sonuçlar doğaya ve insana hayat hakkı tanımıyor.

Yaşadıkları her krizi yeni bir kriz üreterek aşmaya çalışan kapitalistler; emperyalist yağma savaşlarıyla elli milyona yakın insanı kendi yurtlarında mülteci durumuna düşürüyor. Neo-liberal politikalar milyonlarca işçiyi, emekçiyi yoksulluk, işssizlik ve açlığa mahkum ediyor. 

Bu dönemin en önemli özelliklerinden birisi de emperyalistler arası çatışmalar ve güç kavgalarının küçük ülkelerin yağmalanmasına ve işgal edilmesine yol açacak hareket alanları yaratmış olmasıdır. Uzunca bir süredir paramiliter güçler üzerinden yürütülen vekâlet çatışmalarında artık bire bir bölgesel devletlerin vekil devlet konumuna dönüştüğü yeni bir döneme giriliyor.  Emperyalizm her coğrafyada doğaya ve insan toplumuna; yıkımı, yok oluşu, barbarlığı dayatıyor.

Bu dayatmalara karşılık işçi sınıfı; çıkışsız, umarsız ve seçeneksiz olmadığını büyük isyanlarla gösteriyor. Neo-liberal yıkıma karşı Kolombiya ve Şili’de başlayıp Lübnan’dan İran’a kadar değişik ülkelere yayılan ayaklanmalar yaşanıyor. Bu ayaklanmaların ortak özellikleri; hükümetlerin baskıcı politikalarına, halkları ve işçi sınıfını yıkıma sürükleyen neo-liberal uygulamalara,  yolsuzluk ve yağma düzenine karşı çıkışlarıdır. Neredeyse bütün ülke halkları aynı slogan etrafında birleşiyor: “Bize ekmek yoksa zengine huzur yok”.

Emperyalizmin kalesi olan ABD’de başlayan ırkçılık karşıtı eylemler ve Lübnan’da yaşanan açlık isyanları;  -henüz kendi ideolojileri ve partileriyle buluşmamış olsalar da- önümüzdeki günlerin toplumsal hareketlerde büyük canlanmalara sahne olacağına işaret etmektedir. Bu ayaklanmalarda yaşanan pratikler; kapitalist-emperyalist yıkımın karşısında sosyalizm arayışının tek seçenek olarak güçlendiğini, Marksist teorinin işçi sınıfı ve ezilen halkların yeniden çözüm umudu olmaya başladığını göstermektedir. Emperyalistlerin yıkım ve barbarlık dayatması karşısında dünya halkları bu düzenin değişmesi gerektiğini haykırıyor.  Bütün dünyada çok daha güçlü  sınıf ve halk hareketlerinin yaşanacağı günler yakındır. 

Dünyada yaşananlar ülkede de katlanarak cereyan etmektedir.  AKP iktidar olduğu günden bu yana doğaya, ezilen halklara ve işçi sınıfına karşı düşmanca bir politikayla savaş  yürütmektedir. Sermaye sınıfını güçlendirmek adına inşaat baronlarıyla yaptığı ortaklık; ülkenin bütün doğal ve kültürel değerlerinin yağmalanmasına yok edilmesine yol açmıştır. Köylülerin toprakları elinden alınmış, derelerin yatakları değiştirilmiş, kentler beton yığınlarına dönüştürülmüştür. İşçi sınıfına düşmanlığını her fırsatta gösteren iktidar, esnek çalışmanın bütün kurallarını kayıtsız-şartsız uygulayarak çalışanların kazanılmış bütün haklarını ortadan kaldırmayı amaçlayan azgın saldırı politikalarına devam etmiştir. Esnek, kuralsız ve güvencesiz çalışma olağan sayılırken, ülke patronlar için ucuz iş cenneti haline getirilmiş ve işçi sınıfı için tam bir cehennem yaratılmıştır. İktidarın sınıf düşmanı politikaları salgın döneminde doruk noktasına ulaşmış ve herkes tarafından daha net görünür hale gelmiştir. Salgın sürecinde bile iktidar yalnızca kendi yandaşlarının ve patronlarının ekonomik ve yaşamsal çıkarlarını gözetmiş, bir sınıf karantinası uygulayarak işçi sınıfını ve yoksul halkları salgın tehdidiyle baş başa bırakmıştır. Çarklar dönecek politikası işçilerin sefalet tehdidi altında ölümü göze alarak çalışmasına yol açmış ve salgın işçilere-yoksullara; ölüm, işsizlik ve sefalet olarak yansımıştır. 

AKP-MHP iktidarının işçi sınıfına; sefalet işsizlik ve ölüm dışında sunacak hiçbir vaadi yoktur. Yoksulluk bir dalga gibi her gün biraz daha fazla yayılırken iktidar; emperyalistler arası çatışmada ortaya çıkan boşluk alanlarını kullanarak bölgesel bir güç olma hedefine yönelmiştir. Bu yöneliş artık bir devlet politikası haline gelmiştir. Türk devleti tüm kurumlarıyla birlikte -var olan boşluktan faydalanarak- komşu halklara karşı savaş politikalarını devreye sokmuştur. Bu politikaların doğrusal sonuçları olarak insanlık tarafından lanetle anılacak kanlı çetelerle bile işbirliği yapılmış, komşu ülkelerin topraklarında büyük savaş suçlarının işlenmesine yol açılmıştır. Güney Kürdistan’dan Rojava’ya, idlip’ten Libya’ya ve Kuzey Afrika’ya kadar uzanan bir coğrafyada sermayenin yayılma hevesini tatmin için çabalayan, halkları kanlı çatışmalara ve kirli işbirliklerine sürükleyen bir yol izlenmiştir. Bu yolda Kürt halkına karşı da amansız bir savaş siyaseti yürütülmüş ve bölge halklarının bütün kazanımlarını yok etmek amaçlanmıştır. Bütün bu savaş politikaları ise ülkemiz insanlarına her geçen gün daha da artan bir oranda açlık, ölüm ve yoksulluk olarak geri dönmüştür.

İktidar; Kürk halkı ve işçi sınıfına karşı izlediği düşmanlık siyasetinin yanı sıra erkek egemen devlete karşı mücadele eden kadın hareketini ve onun tarihsel kazanımlarını da hedef almıştır. Kadın cinayetleri sayısının zirveye ulaştığı, bu cinayetlerin bizzat iktidar mensupları-sözcüleri tarafından meşrulaştırıldığı, devlet kurumları ve mahkemelerinin kadınları katleden erkekleri koruyup kolladığı bir süreç ortaya çıkmıştır. Kadınların kazanımlarına yönelik saldırılar sadece cinayetlerin-tacizlerin artması ile sınırlı değildir. Bir yandan büyük mücadeleler sonucu kazanılmış haklar geri alınmaya, uluslararası sözleşmelerle güvencelenen özgürlükler yok sayılmaya çalışılırken öte yandan kadın emeğini daha fazla değersizleştirme, esnek üretimin bir gereği olarak ucuz kadın emeğine dayanan yeni bir sömürü düzeni  yaratmak amaçlanmıştır. Kadınların bedeni, kimliği ve emeği iktidarın açık saldırısı altındadır.

İktidarın toplumun tüm kesimlerini hedef alan saldırı siyaseti, onun rıza üretme mekanizmalarının tükenmesine, meşruiyet alanının daralmasına yol açmıştır. İktidar kaybetmektedir. Bu kaybedişi durdurmak en azından geciktirmek adına, olağanüstü rejim politikalarını derinleştirmekte, toplumu tam bir cendereye almaya çalışmaktadır. Adalet kurumunun iktidarın en önemli baskı aracı haline geldiği, adalet mekanizmasının toplum üzerinde adeta sopa olarak kullanıldığı bir dönem yaşanmaktadır. Medya organları iktidar tarafından ele geçirilmiş ve ideolojik aygıt olmanın ötesinde bir baskı aygıtına dönüşmüştür.  

İktidarın halka karşı baskısı büyük oranda Kürt Özgürlük Hareketi ve onunla yan yana yürüyen Türkiyeli devrimci güçler üzerinden realize edilmektedir. Görünüşte Kürt hareketini ve Türkiyeli devrimcileri hedef alan siyasal saldırı aslında tüm topluma yönelmekte ve iktidarın baskı politikalarını kalıcılaştırmasına zemin oluşturmaktadır. Kaybetmenin farkında olan iktidarın baskıyı arttırmak dışında hiçbir seçeneği kalmamıştır.  Saldırı toplumun tüm kesimlerini kapsayacak şekilde genişlemektedir.  Yaşananlar doğru tahlil edilmediği takdirde ülkenin çok daha ağır bir sürece girmesi kaçınılmazdır. Bu saldırı politikalarını ancak Kürt halkı ve Türkiye Emek Demokrasi Güçlerinin birleşik mücadelesi ile geri püskürtebiliriz. İktidarın seçimle-kendiliğinden gideceğini beklemek gaflet olacaktır. 

Tüm dünyada olduğu gibi ülkemizde de iktidarın yıkım ve savaş politikalarının çaresi vardır. İşçi sınıfı kendisine işsizlik ve sefalet dayatanlara karşı öfkesini büyültmekte adım adım harekete geçmeye hazırlanmaktadır. Baskı politikalarını derinleştirme siyaseti toplumun tüm kesimlerinde tepki ile karşılanmakta ve bu tepkiler giderek eylemsel bir pratiğe dönüşmeye başlamaktadır. İşçiler sınıf haklarını korumak, köylüler yaşam alanlarını savunmak, toplumun tüm kesimleri sömürü düzenine öfkelerini ortaya koymak, adalet ve özgürlük taleplerini dile getirmek için seslerini yükseltmeye başlamıştır. Kürt halkı kendisine dayatılan savaş ve imha siyasetine tüm gücüyle direnmeye devam ederek Türkiye’deki demokrasi mücadelesinin temel güçlerinden birisi olmayı sürdürmektedir.  İktidarın baskı politikaları bu iki dinamiğin, yani Kürt halkı ile Türkiye işçi sınıfı ve demokrasi güçlerinin yan yana gelmesi ile boşa çıkarılacaktır. 

Savaş, baskı, yağma ve sınıfa karşı yıkım siyasetinin alternatifi sosyalizmdir. 

Devrimci hareketin gelişeceği, sosyalizm umudunun büyüyeceği bir döneme ilerlenmektedir.  

İşçi sınıfı ve yoksul halkların çıkışı sosyalizmdedir. 

Umut sosyalizmdedir.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir