Devrimci Parti 3. Olağan Merkezi Konferansı Sonuçlandı

“Umut Sosyalizmde, Halk İktidara”

19-20 Şubat 2022 tarihinde İstanbul’da gerçekleşen 3. Olağan Merkezi Konferansımız “Umut Sosyalizmde, Halk İktidara” başlığında başarıyla gerçekleşti. Konferansımızın başladığı gün olan 19 Şubat aynı zamanda devrimci önderlerden Rasih Ulaş Bardakçı’nın 50 yıl önce ölümsüzleştiği gündü. Konferansımızın, böylesi tarihsel bir günde toplanması ve demokratik halk iktidarı bayrağı altında, kendi sağından medet umma anlayışının yerine özgücüne dayalı devrimin güncelliği altında yürüdüğü ihtilalci çizginin günümüzde sürdürücülerinden olduğunun ilanıdır. 71 devrimci atılımının ve devrimci kopuş hamlesinin iradesini taşıyan partimiz; sesinin Ulaş’tığı her yere zafer çağrısını yineleyerek işçi sınıfının ve ezilenlerin zaferine ancak partiyle ‘ulaş’ılacağını bir kez daha ifade etmiştir.

Konferansımız; Türkiye’de kapitalist sermaye devletinin yaşadığı çoklu krizler ve sınıf mücadelesinin keskinleşerek işçi sınıfı ve onun ittifakı halindeki sınıfların iktidar olma hedefini güncel bir tartışma haline getirmeye, devrimci siyaseti bu iddialara uygun maddi bir güce dönüştürmeye odaklanma göreviyle yüz yüze getiren tarihsel bir döneme denk gelmiştir. Devrimci Parti’nin 2. Olağan Konferansı ile gerçekleştirdiğimiz 3. Olağan Konferansı arasındaki 3 yıla yakın süreçte;  pandemi ve kriz, emperyalist-kapitalizmin iki temel çelişkisini daha görünür hale getirmiştir. Kapitalist dünya ekonomisi pazarları bütünleştirmiş, tedarik zincirlerinin gelişmesi ve birbirine eklenmesiyle üretimin uluslararasılaşması yeni boyutlar kazanmıştır. Ancak bu yüksek bütünleşme düzeyine rağmen dünya siyasal haritası halen rekabet ve çatışma temelinde şekillenmiş kapitalist devletlerle kaplıdır. Konferansımız bu politik tespitler ışığında emperyalist-kapitalist dünyada gelişen, egemenler arası paylaşım mücadelelerinden emekçi halkların hiçbir çıkarı olmadığını savunur ve işçi-emekçilerin, ezilen halkların enternasyonalist mücadelesinin örgütlenmesi için görev üstlenirken, ülkemizde de birleşik mücadelenin yürütücü öznelerinden olma iddiasını sürdürür.

Devrimci Parti “sosyalist-feminist hatla bütünlüklü bir mücadele anlayışını önüne koymaktadır.”

Konferansımız ve onu takip eden kongremizde Devrimci Parti Genel Başkanlığı’na Elif Torun Öneren ve genel başkan yardımcılıklarına Burcugül Çubuk ve Gamze Taşçı seçilerek parti temsiliyeti ve sözcülüğü kadınların kurtuluşu hattıyla bütünleşmiştir.

Genel Başkan Yardımcımız Gamze Taşçı, Genel Başkanımız Elif Torun Öneren, Genel Başkan Yardımcımız Burcugül Çubuk

Önümüzdeki günlerde ayrıca gerçekleştirilecek olan merkezi kadın konferansına giderken, parti konferansımız; Kadınların Kurtuluşu’nun çizmiş olduğu sosyalist-feminist hatla bütünlüklü bir mücadele anlayışını önüne almayı hedef olarak ortaya koydu.

Tüm dünyada yaşanan kriz erkeklik kriziyle birleşerek; yoksulluğun derinleştirilmesi, kazanımlarının ve yaşam haklarının ellerinden alınması gibi kadınlara yönelik saldırılarla devam ediyor. İstanbul Sözleşmesi’nin iptali, kadınların daha düşük ücretle çalışmaya zorlanması; Kod-29 ve Kod-49 gibi uygulamalarla kadın işçilerin de haklarının gasp edilmesi; LGBTİ+ düşmanlığının bizzat erkek devlet erkanınca örgütlenmesi; mülteci kadınlara sömürü ve şiddetin, yoksulluğun en pervasız biçimlerinin yaşatılması; kadın cinayeti, tecavüz ve taciz gibi şiddet faili erkeklerin serbest bırakılıp kollanırken yaşamak için direnen kadınların Çilem Doğan örneğinde gördüğümüz gibi adeta “cezalandırılmaları”; nafaka hakkının yeniden hedefleştirilmesi; hapishanelerde kadın tutsaklara dönük saldırıların artması, gözaltı ve hapishanelerde cinsel şiddetin sıklıkla gündeme gelmesi, Galibe Gezer ve Aysel Tuğluk’a bizzat erkek devlet tarafından yapılan zulüm; Deniz Poyraz’ın erkek-devletin tetikçisi faşistler tarafından katledilmesi; Ayşe Gökkan’a verilen 30 yıla yakın hapis cezası gibi saldırılar patriyarkal kapitalizmin temsilcisi AKP-MHP ittifakının kadın düşmanı politikalarının yalnızca birkaçını oluşturdu.

Kendi varlık savaşı karşısında tüm direnenleri hedef alan patriyarkal kapitalizm sokağı ısrarla bırakmayan kadın dinamizmi ve feminist isyanı da bu saldırılarla engellemeye çalıştı. Çünkü yaşadığımız küresel kriz süreci dünyanın dört bir yanından isyanlarla karşılandı. Türkiye’de İstanbul Sözleşmesi’ne ve haklarına, yaşamlarına sahip çıkan direniş; Polonya ve Macaristan’da kürtaj hakkı için sokağa çıkan kadınlarla, Afganistan’da Taliban ve emperyalist sömürüye, işgale karşı direnen kadınların sesiyle buluştu. Meksika’da anayasa mahkemesini, Arjantin’de adliye binasını ateșe veren, Polonya’da meydanları kitleyen, Afganistan’dan dünyaya yükselen isyan ve dayanışma sesleri birbirine karıştı.

Partimiz, Kadınların Kurtuluşu’nun çizmiş olduğu sosyalist-feminist hatla bütünlüklü bir mücadele anlayışını önüne almaktadır.

Devrimci Parti 3. Olağan Merkezi Konferans Kararları

Konferansımız iki gün boyunca toplanan delegasyonla dünyada ve ülkede politik durum üzerine yaptığı tartışmaları politik durum sunumu haline getirmiştir. Yine konferansımız aldığı kararlar içerisinde politik durum metnini, partinin ittifaklar anlayışı ve birleşik mücadele güçleri kararlarının tamamını, işçi sınıfı içerisinde çalışma ve örgütlenme eylem planı başlığında alınan kararların ilgili kısmını devrimci kamuoyuna taşıma kararı almıştır.

Genel Başkan Elif Torun Öneren’in Açılış Konuşması

Merhaba Yoldaşlar,

Merhaba devrim mücadelesini işçi sınıfının tam içinden yürüten işçi yoldaşlar,

Sosyalizmi gençlik cephesinde örgütleyen Dev-Güç’lü yoldaşlar,

Merhaba gecekondularda, varoş mahallelerde yoksullaştırılan ve yoksunlaştırılanların Özgürlük Meclislerinden yoldaşlar,

Merhaba patriyarkaya meydan okuyan kadınlar,

Hepinizi 3. Olağan Konferasımızın coşkusuyla selamlıyorum.

7. kavga yılımızı doldururken; atılım ve kopuş ruhuyla ölümsüzlüğe uğurladığımız yoldaşlarımızı devrim mücadelemizde bayraklaştırma onuruyla yürüyoruz. Selam olsun göğü fethe çıkan ölümsüzlerimize. Bu büyük kavgada adım adım zafere yürürken; bu yürüyüşün kolay olmayacağını biliyorduk. Tarihimizden de öğrendiğimiz birşey vardı; bu yol bedelsiz yürünemez. Ölümsüzlerimiz bunun en yakıcı örneğidir. Eğer zaferi göğüslemek istiyorsak, en önce bedeli göğüslemeye inanmak lazımdı. İşte onlar hiçbir zaman tereddüt etmediler. Emin olun ki, Yoldaşlarımız o büyük gün geldiğinde yanıbaşımızda olacaklar. Onları saygı ve minnetle anıyorum.

Tutsak yoldaşlarımızın da; hiçbir hesap yapmadan, bütün korkaklıkları yere çalarak, fedakarca omuzlarına aldıkları yükler; devrim ve parti için öne atılma iradeleri; zindanları aşan kararlılıkları; işte konferansımızın ruhunu bu fedakarlıkla, cesaretle, kararlılıkla dolduralım. Selam olsun zafer için zindanlarda bedel ödeyen devrimci tutsaklara. Yegane özgürlük; insanın kendi eyleminin bilincinde ve sorumluluğunda olmasıdır yoldaşlar. Onlara her baktığımızda bunu çok net görebiliriz. Yoldaşlar, bizler tutsaklığı özgürlüğe yürüyerek parçalayacağız.

Yoldaşlar, partimizin 7 yılı bulan mücadelesi büyük bir siper yoldaşlığıyla sarmalandı. Birlikte dövüştüğümüz, her saldırıya birlikte cevap verdiğimiz, devrimi omuz omuza inşa ettiğimiz yoldaşlarımıza da selam olsun. Türkiye’de birleşik mücadele zafer yürüyüşümüzün temel ayağıdır. Bu kavgada omuz omuza olmaya devam edeceğiz. Yaşasın Birleşik Mücadelemiz. Yaşasın Siper Yoldaşlığımız.

Yoldaşlar, içinden geçmekte olduğumuz süreç, sınıf mücadelesinde çelişkilerin hiç olmadığı kadar  derinleştiği/derinleşeceği bir süreç. Bir tarafta egemenler yaşadıkları krizi aşmanın kalıcı bir yolunu bulamazken diğer tarafta işçi-emekçilerde, toplumsal dinamiklerde gün geçtikçe artan grevler, isyanlar var. Kendileri krizler içinde boğuşurken, işçi-emekçilere, halklara sunacakları hiçbir seçenek yok. Kapitalizm çürümekte, iktidar çökmektedir. Bunu gören egemenler, kapitalizmi restore etmeye çabalamakta, bunu uygun olarak düzen muhalafetine pozisyonlar sunmaktadır. Ne iktidarın kendini sürdürmek adına yürüttüğü politikalar ne de düzen muhalefetinin restorasyoncu pozisyonu işçi-emekçilerin, ezilenlerin çıkarını ifade etmemektedir. Onlar bir avuç sermayenin milyonlar üzerindeki sömürü düzenini, kürt halkı üzerindeki soykırım-asimilasyon politikalarını, Kürdistan topraklarındaki sömürgeciliği, işgalciliği, şovenizmi, kadınlar üzerinde erkek egemenliğini savunmaktadır.

Bugün konferansımızla da birlikte bize düşen görev; işçi-emekçilerin, ezilenlerin seçeneği olan demokratik halk iktidarını örgütlemektir. Bunu başarmanın koşulu, kitlelerle bağ kurmayı önüne alan devrimci siyasal sürekliliği oluşturmaktır. Partimizin ve örgütlerimizin konferansta oluşturacağımız merkezi siyasal yönelime uygun olarak kendi sahalarında siyasal çalışmalarını süreklileştirmesi bu açıdan elzemdir. Mücadelede her zaman ivmelenmeyi, büyümeyi hedeflemeliyiz. Bu ancak, mücadele yöntem ve araçlarını; sistemin çizdiği sınırlardan değil işçi-emekçilerin mücadele meşruluğundan kuran bir anlayışla ele alan örgüt gerçekliğiyle mümkün hale gelir. Kendimizi örgütleyeceğimiz temel hat; öz gücümüz olarak belirlediğimiz; işçi-emekçiler, gençler, işsizler, kadınlar, ezilen halklar, yoksullar yani bu düzenden hiçbir çıkarı bulunmayan hatta altında ezilir vaziyette bulunanlardır. Bu örgütlülüğü sağlayacak temel noktamız ise mücadele sınırlarımızı kendi meşruluğumuzdan kurmaktır. Sistemin sınırlarına hapsolmuş, düzen güçlerinin şemsiyesi altında yağmurdan korunmaya çalışan ve kendini çözüm gücü olarak sunamayıp sağından medet uman herhangi bir anlayış kitlelere güven veremez; aynı oranda kendi sağına benzemeye başlar.

Yoldaşlar, böylesi bir süreçte devrimcilerin birleşik mücadelesi ile de birlikte; partimiz olağanca gücüyle işçi-emekçi halkların iktidar alternatifini örgütlemelidir. Egemenler, iktidarı ve muhalefetiyle kitlelere “siz kendinizi yönetemezsiniz” demektedir. Halkın kendi kendini yönetemeyeceğini salık verenler; halkın üzerindeki sömürücü ve sömürgeci iktidarlarını sürdürebilmenin yollarını arıyor. Onların halkın karşısında çökmeye başlamış dizleri gün gibi ortadayken tekrardan ayağa dikilmelerini sağlayacak şansı veremeyelim. Tüm örgütlülüklerimizle, konferans sloganımızda da söylediğimiz gibi “Umut Sosyalizmde Halk İktidara” diyerek büyüyelim. Örgütlülüğümüzden aldığımız güçle özgürlüğe yürüyelim.

Partimizin 3. Olağan Konferansı; yolumuza yeni bir ışık olsun.

Biz kazanacağız!

Zafere kadar hep birlikte!

Politik Durum Raporu

  • Yerkürede 2019, ayaklanmalar yılı olarak tarih atlasına adını yazdırıyordu. Neo-liberalizm küresel boyutta ulaştığı aşamayla çok yönlü bir kriz olarak eski tarzda sürdürülebilir olma özelliğini kaybetmiş, geride dünyanın dört bir yanına yayılmış milyarlarca insanın; açlıkla baş başa kaldığı, temel insani ihtiyaçları olan gıdaya, barınmaya, sağlığa, eğitime, ulaşım haklarına ulaşamadığı hatta bu hakların sıfırlandığı bir dünya bırakmıştı. 2019; kendinden önceki11 yıla göre krizin ve adaletsizliğin fay hatlarını daha da derinleştirmiş, dünya halklarının tüm coğrafyalarında sosyal depremler yaratacak bir sıkışmışlık biriktirmişti. Dünyanın en zengin 26 milyarderi, dünya nüfusunun en yoksul yüzde 50’sini oluşturan 3,8 milyar insanın toplam varlığına eşit bir servete sahip olmuş ve en zengin 2.200 milyarderin günlük kazancı 2,5 milyar dolar artmıştı. Sömürü, gasp ve talanla servetlerine servet katan 2.200 ailenin toplam gelirler içindeki payı yüzde 12 artarken milyarlarca yoksulun payı yüzde 11 azalmıştı. Zenginlerin yüzde 12 büyüdüğü bir dünya 2020 yılına gelindiğinde yoksullar için isyanların ve ayaklanmaların nesnel koşulları en yakıcı şekilde kendini açığa çıkarmıştı. Avrupa’dan Latin Amerika’ya, Asya’dan Orta Doğu coğrafyasına kadar yayılan 40 ülkede 40’ın üzerinde halk “yoksullar için ekmek yoksa zenginler için huzur olmayacak” diyerek bu barbar dünyaya karşı kendi geleceğine sokakta yön vermeyi tercih etmişti.
  • “Ayaklanmalar”; emperyalist iktidara yöntem üreten düşünce kuruluşlarınca “risk haritası” kapsamında 2020 yılına devreden en önemli siyasal beklenti olarak ele alınıyordu. 2008 krizini“parasal genişleme” adı altında kamusal kaynaklardan şirketlere büyük fonlar aktararak ve “kemer sıkma paketleriyle” emekçilere saldırarak aşmaya çalışan uluslararası Finans-Kapital,  2020’de kısa bir süre önce girdiği yeni ve daha sert bir krizden aynı politikaları farklı enstrümanlarla uygulayarak çıkmayı deneyecekti. Bu da tüm dünyada artacak eşitsizliğe karşı ezilenlerin “yoksulluk varsa isyan var” çıkışını 2019’dan daha büyük oranda büyüteceği ve yayacağı bir dünya demekti.  2020 Ocak ayında İngiltere merkezli danışmanlık şirketi Maplecroft, o yıl ayaklanmaların yaşanabileceği ülkeleri gösteren “Siyasi Risk Haritası 2020” başlıklı veriler paylaştı. Raporda;2019 yılında Lübnan, Şili, Haiti gibi ülkelerde başlayan geniş çaplı halk ayaklanmalarının 2020’de artarak devam edeceği belirtiliyor, yılın ilk 6 ayında, 125 ülkenin 75’inde “halk ayaklanmaları riskinin artacağı” öngörülürken, kitlesel ayaklanmalara ilişkin “aşırı risk”in bulunduğu ülke sayısının geçen yıldan bu yana 12’den 20’ye çıktığı kaydediliyordu. Verilere göre; o yıl 47 ülkede halk ayaklanmaları yaşanabileceği öngörülürken bu ülkeler arasında Türkiye’de sayılıyordu.
  • 2020’de tüm siyasal öngörüler dünyanın her yerinde kitlesel ayaklanmalar ve sokağa çıkışlar beklentisi içerisindeyken durum birdenbire tersine döndü. O da ne? Dünya halkları kitlesel olarak sokağa çıkma, meydanlarda toplanma yerine “eve kapanma” ya yönlendiriliyor, büyük bir kaos algısı içerisinde pandemiye karşı tüm insanlığın “aynı gemideyiz” nutukları atması isteniyor, dönemin egemen ve baskın dili “evde kal” çığlığını adeta kutsal bir slogan haline getiriyordu. 2020 Mart ayı tüm dünyada yeni bir durumun ilanıydı. “Hayırsever kapitalistlerin” tüm insanlık adına sorumluluk üstlendiği, pandemi ile birlikte bu salgından zenginlerinde ”neredeyse” dersler çıkardığı, hatta kapitalizmin vahşi yanının yok edilmesi ile daha insancıl bir düzene ihtiyaç duyulduğu lanse ediliyordu. İş o kadar çığırından çıkmıştı ki; dün emperyalizmin kendisi için risk diye analiz ettiği kitlelerin “değişim” isteği ayaklanmalardan arındırıldıktan sonra bizzat emperyalist tekellerin temsilcileri tarafından dillendiriliyordu.  Bir şok ve dehşet operasyonuna dönüştürülen pandemi “önlemleri” bu nedenle Uluslararası Finans Kapitalin sözcüsü WEF (Dünya Ekonomik Forumu) tarafından “dünyanın en büyük psikolojik deneyi” olarak tanımlandı. Dünya halkları üzerinde “Dünyanın en büyük psikolojik deneyi” gerçekleştirilirken, WEF’in emperyalist-kapitalizmi yeniden yapılandırma hamlesinin kod adı “Büyük Sıfırlama” tüm kapsamıyla Klaus Schwab tarafından kamuoyuna açıklandı. Bu açıklamaya göre emperyalist-kapitalizmin krizden ancak çok köklü ekonomik, politik ve sosyal değişiklikler aracılığıyla çıkılabileceği ilan edildi. Yeni enstrümanlar, krizin yapısal niteliğini gizlemeyi ve 2020 Mart’ında sadece birkaç gün içinde emekçilerden Finans-Kapitale aktarılan trilyonlarca doları görünmez kılmayı hedefliyordu. Öyle de oldu. Emperyalistlerin krizi servetlerine yeni servetler katarak aşma planı hiçbir dirençle karşılaşmadı ve pandemi ilan edildiği ilk günden itibaren kamu kaynaklarından yani halktan çalınan “teşvik” adı verilen trilyonlarca dolar burjuvazinin kasasına “lütuf” olarak aktı. Türkiye’de devasa kaynakların yanında küçük bütçeli sayılabilecek ve işçilerden yapılan kesintilerle oluşturulan işsizlik fonundaki para bile patronlar tarafından küçümsenmeden yağmalandı. 2020 yılı içinde bu fondan 2.3 milyon işçiye toplam 6.5 milyar TL ödeme yapılırken aynı fondan bir avuç patrona aktarılan para ise 18 milyar TL oldu.
  • Pandemi virüsünün bir laboratuar ürünü mü yoksa kapitalizmin doğal sonucu mu tartışmasından azade konuyu ele aldığımızda, gördüğümüz gerçek şudur:  Emperyalizmin yapısal krizi içerisinde onların lehine büyük bir kaldıraç işlevi görmüştür/ görmektedir. Bu politik tablo içerisinde pandemi meselesine geniş yer ayırmamızın temel nedeni bir yapılandırmanın mihenk taşı olmasıdır. Öncelikli olarak görüldüğü üzere 2019 yılından devreden ve 2020 yılında büyüyerek katlanması beklenen “ayaklanmalar” şoklayıcı pandemi önlemleri altında başlamadan durdurulmuş ya da bir süre kontrol altına alınarak ötelenmiş oldu. Her türlü emek kavgası, grev, gösteri, işçi mücadelesi ve toplumsal eylemler yasaklandı. Üstelik bu yasaklamalar patronların çıkarı adına değil sözde genel halk sağlığı adına ve büyük bir “mahalle” desteğiyle yapıldı. Sol içerisinde dahi egemen dilin “korocuları” sömürüye karşı mücadelenin devam etmesinin değil, sömürüye karşı mücadelenin ertelenmesi gerektiğinin bayraktarlığını yaptı. Pandemiyi kontrol altına almak gerekçesiyle oluşturulan olağanüstü hal rejimleri halen kurumsallaştırılmaya çalışılmaktadır. Devletin kontrol ve denetim mekanizmalarının güçlenmesi ve kapsamını genişletmesi sonuçlarını doğuran korona önlemleri her türlü muhalefeti boğmak ve susturmak adına “olağanlaştırılmış” bir olağanüstü hal rejimine rıza üretmenin aracı haline getirildi. 1 Mayıs’ta balkonlardan kutlama çağrısı yapan solun bir kısmının ertesi yıl (üstelik yine pandemi riski ve kuralları geçerliyken buna rağmen!) Taksim’de yer alması egemen ideolojinin ürettiği şok etkisinden kısmen bir yıl sonra kurtulmaya başladığının göstergesi oldu.
  • Uluslararası Finans-Kapitalin sözcüleri, virüsün sınır ve sınıf tanımadığını, insanlığın büyük bir tehdit altında olduğunu, bu halk sağlığı tehlikesinden ancak “bilime” ve hükümetlere güvenerek çıkılabileceğinin propagandasını yapıyordu. Tam bu sırada Devrimci Parti’nin “Hükümetlere Güvenmeyin” başlıklı çağrısı; egemenlerin “manipülasyonunu” teşhir ediyor, milyonlarca yoksul emekçinin ölüme terk edileceği, pandemiden değil, kapitalizmden öleceğimizi ifade ediyordu. 40 yıldır durmaksızın sağlık bütçelerini kuşa çeviren, sağlığı özelleştiren aynı “bilim” kurulları ve aynı hükümetler değilmiş gibi halk sağlığının en büyük düşmanı olan sağlık alanındaki tekelci kapitalist şirketler halkların “kurtarıcısı” konumuna geliyordu. Halkları “kurtaracak” hükümetlerin ve tekelci şirketlerin bu süreçteki marifetleri, salgının 2. yılında ortaya çıkan bazı gerçeklerle daha görünür hale geldi. Büyük bir halk sağlığı tehlikesinin yaşandığı iddia edilen 2 yılda birçok ülkede hastanelerdeki yoğun bakım yatak sayıları çoğaltılması gerekirken aksine pandemiden önceki rakamlara göre daha da azaltılmıştı. Sağlık personeli eksiği ve sağlık bütçeleri bu durumun nedeni olarak sunuldu. Ancak dev bir şölen halinde ve alkışlar eşliğinde para sağlık hizmetlerine değil reklam kampanyası şirketlerine aktarılıyordu. Virüsün öldürücülüğünün vurgulanması ve uygulanan kısıtlamalara uyulması için düzenlenen kampanyalar çerçevesinde halkla ilişkiler şirketlerine milyarlarca dolar ödeyen hükümetler, salgında sağlık bütçelerini kısmaya devam etmişti.  İzolasyon, korku ve endişe üreten korona “önlemleri” özellikle yaşlılarda artan ölümlere yol açmıştır. Korona paniği nedeniyle durdurulan ve geciktirilen tedaviler nedeniyle insanlar ölmüştür. Sosyal güvenlik kurumlarına “yük olan” ve bir yandan da üretim sürecinden düşmüş atıl yaşlı emek ölüme terk edilmiştir. Yine yüz binlerce yoksul bu ölümlerde istatistik veri haline getirilmiştir. Son iki yılda şu ana kadar 5,5 milyon insanın hayatını kaybettiği bir düzende gerçekte öldüren virüs değil kapitalizmdir. Korona önlemleri adı altında uygulanan politikalar emekçi sınıflara sadece daha çok işsizlik ve daha fazla yoksulluk getirmiştir.
  • Devrimci Parti’nin 2. Olağan Konferansı ile gerçekleştirdiğimiz 3. Olağan Konferansı arasındaki 3 yıla yakın süreçte;  pandemi ve kriz emperyalist-kapitalizmin iki temel çelişkisini daha görünür hale getirmiştir. Kapitalist dünya ekonomisi pazarları bütünleştirmiş, tedarik zincirlerinin gelişmesi ve birbirine eklenmesiyle üretimin uluslararasılaşması yeni boyutlar kazanmıştır. Ancak bu yüksek bütünleşme düzeyine rağmen dünya siyasal haritası halen rekabet ve çatışma temelinde şekillenmiş kapitalist devletlerle kaplıdır. Bu çelişki ancak sosyalist bir dünya ile aşılabilecektir. Partimiz sosyalist bir dünya kurma hedefiyle hiçbir tereddüt içerisine düşmeden insanlığın tek kurtuluş yolunun bayraktarlığını, başı dik ve cesurca yapmaya devam edecektir.
  • Üretimin toplumsallaşması ve proleterleşme dünya ölçeğinde her geçen gün daha da artmaktadır. Üretici güçlerin ve emek verimliliğinin artması yeni düzeyler kazanmıştır. Ancak kapitalist mülkiyet ilişkilerinin hâkimiyeti, üretimde yaşanan artışın tüm insanlık adına bir gelişme olarak sürdürülmesine engel ve baskılanma oluşturmaktadır. Bu baskılanma nedeniyle, robotlaşma ve dijitalizasyonla artan üretici güç gelişimi ve emek verimliliği giderek tekelleşen özel mülkiyet yoğunlaşmasıyla verili kapitalist üretim ilişkilerini zorlamakta ve sanki tarih toplumsal süreci olumsuzlayarak toplumun ezici çoğunluğunu oluşturan emekçi sınıfları işsizlik ve açlıkla tehdit etmektedir. Oysa üretimin ve üretim araçlarının özel mülkiyeti ortadan kaldırıldığında bütün bu gelişme tarihin ve toplumun bitimsiz zenginliği haline dönüşecektir. Marks’ın 1856 yılında sarf ettiği şu sözler sanırız günümüzde mevcut durumu parlak bir biçimde açıklamaya devam etmektedir.

“Bizim bu 19. yüzyılımıza özgü, hiç kimsenin inkâr etmeye cesaret edemeyeceği büyük bir gerçek var. Bir yandan, insan tarihinin önceki hiçbir döneminde hayal bile edilmemiş endüstriyel ve bilimsel güçler hayatın içine giriyor. Diğer yandan, Roma İmparatorluğu’nun geç dönemlerine dair yazılan iğrençlikleri kat be kat aşan çöküş semptomları ortaya çıkıyor. İnsan emeğinin süresini kısaltıp üretkenleştirmenin mucizevi gücüyle donanmış makineleri açlıktan kıvranarak, onlardan daha fazla çalışarak seyrediyoruz. Daha önce eşine rastlanmamış zenginlik kaynakları tuhaf bir büyünün etkisiyle kıtlık kaynaklarına dönüşüyor. Sanatın zaferleri karakter kaybı pahasına elde edilmiş görünüyor. İnsan, insanlığın doğaya hükmetmesiyle aynı hızda diğer insanların ya da kendi alçaklığının kölesi haline geliyor. Bilimin saf ışığı bile cehaletin karanlık arka planından başka yerde parlayamıyor görünüyor. Bütün icat ve ilerlemememizin sonucu, maddi güçlere zihinsel bir hayat bahşetmek, insan yaşamını ise maddi bir güç haline getirip bönleştirmek gibi görünüyor. Bir yanda modern endüstri ve bilim, diğer yanda modern sefalet ve çöküş arasındaki bu uzlaşmaz zıtlık; üretken güçler ile günümüzün toplumsal ilişkileri arasındaki bu uzlaşmaz zıtlık varlığı apaçık, ezici, inkâr edilemeyecek bir gerçektir.”

  • On dokuzuncu yüzyılın gerçeği, 21. yüzyılda çok daha geniş bir kapsamla hükmünü sürdürüyor. Böyle olduğu için, pandemi süreci milyonlarca emekçiye işsizlik, yoksulluk ve güvencesizlik getirirken; dünya 500 yeni dolar milyarderi kazandı. Servet transferinin boyutlarını hisse senedi piyasalarından görmek mümkün. ABD’de hisse senetlerinin yüzde seksenini nüfusun yüzde biri kontrol ediyor. İngiltere’de hane halklarının en zengin yüzde birinin elindeki finansal servet, nüfusun en alttaki yüzde sekseninin elinde bulunandan daha fazla hale geldi.

  • Ayaklanmalar yılı olarak kayda geçen 2019 yılının ilk yarısında 2. Büyük Merkezi Konferansı’nı toplayan Devrimci Parti yaptığı tespitte ülkede, bölgede, dünyada yaşanan-yaşanacak olan her siyasal gelişmenin ve gündemin emperyalizmin kriziyle doğrudan bağlantılı olduğunu vurgulayarak bu küresel krizin emperyalist paylaşım mücadelesini derinleştireceği bir döneme yöneldiğini belirtmişti. “Yeni gelişen güçlerin dünyanın yeniden paylaşımını zorlaması emperyalist güçler arasında bir paylaşım mücadelesine yol açmıştır. ABD-AB’nin temsil ettiği emperyalist bloğun gerileme döneminde olduğu tespiti öne çıkmıştır. ABD-AB hegemonyanın başka hegemonik devletlerce (Rusya, Çin, İran vb.) sınırlandırılmaya başlamasından dolayı gelişen kriz, sadece ABD’yi değil, Avrupa kıtasını da direk etkilemektedir. Emperyalist kapitalist dünyanın içerisine girdiği ve halen savaşlar eliyle yeni paylaşımların ve pozisyonların dışında bir çıkış bulamadığı nokta siyasal ve ekonomik krizdir.” Bu tespit inişli çıkışlı 2. Konferanstan bu yana geçtiğimiz son üç yıla damgasını vurdu. Dünya, emperyalizmin krizinin ve yeniden paylaşım sürecinin belirleyiciliği ile dizayn edilmeye devam ediyor.
  • 2. Konferansın emperyalizmin rekabeti ve savaşlar üzerine yaptığı tespitlerde yer verdiği emperyalizmin yönelimi,  pandemide de hız kesmeden devam etmiştir. Halklara “evde kal” çağrısı yapan burjuvazi, kendi yağma ve talanı için evde kalmak yerine işgallere, fetihlere, savaşlara devam etmiştir. Salgın, “insanlığın ortak sorunu için” kendini mücadeleye “adayan” emperyalizmin krizini daha fazla militarizm üreterek aşma hedefine engel olmadı. Militaristleşme eğilimi, emperyalizmin yaşadığı derin krizin dolaysız ürünüdür. Kapitalist dünya ekonomisinin ağırlık merkezinin doğuya doğru kayması ve bunun engellenmesi teşebbüslerinin başarısızlığı; Amerika merkezli askeri-sınai-finansal kompleksin ekonomik gidişi askeri yöntem ve araçlarla geri çevirme hedefli politikaları merkeze almasına neden olmuştur. Biden yönetiminin Pentagon bütçesini Trump döneminden daha yüksek bir seviyeye çıkarması, bu politikanın ABD yönetici elitinin tüm kanatları tarafından temel alındığının bir göstergesidir. Bu çerçeve içinde, Biden yönetimi AB ile ilişkileri geliştirerek Atlantik ittifakını güçlendirme hamlesiyle, Çin, Rusya ve İran üzerindeki baskıyı arttırma yolunda adımlar atmaktadır. Donbas’tan Orta Doğu’ya provokasyonlar devam edecektir. Rusya’ya karşı Ukrayna’nın silahlandırılması ve NATO’nun Doğu’ya genişletilmesi hamleleri, nükleer silahlara sahip ülkeler arasında tüm insanlık ve yerküre açısından çok yıkıcı sonuçlar yaratacak bir savaşa neden olma potansiyeline sahiptir.
  • Burjuvazinin savaşlara, dünya halklarının dayanışma ve kardeşliğe ihtiyacı var. Halkların barış talebi ancak enternasyonalizmin dünyaya hakim kılınmasıyla gerçekleşebilir; partimiz bu çerçevede halkların barış talebini ve enternasyonalizmi hakim kılmayı öncelikli görevlerinden biri olarak görmeye ve bu konuda inisiyatif üstlenmeye dün olduğu gibi bugünde devam edecektir.  Genel bir “barış” söylemini aşarak yeryüzünde tüm savaşlara son verecek olan sınıf savaşımının işçiler tarafından zafere ulaştırılmasına kadar tüm haksız savaşlara karşı “savaşım” içerisinde olacaktır.
  • ABD emperyalizmi; dünya hakimiyeti hedefiyle Orta Doğu’da yürüttüğü savaşlardan beklediği sonuçları alamadı ve gerçekliğin zorlamasıyla geri adımlar atmaya başladı. Ve artık ABD’nin istediği ülkede rejim değiştirebilecek güç olma büyüsü bozuldu. Kendi karmaşıklığı içerisinde bu büyü bozucu coğrafya Orta Doğu olmuştur. Bu açıdan Orta Doğu coğrafyası emperyalizmin yayılma planlarını sınırlandırıcı bir nitelik kazandı. Aynı zamanda Batı’nın Doğu’ya yönelik seferleri irtifa kaybetmeye ve kalıcılığını yitirmeye devam etmektedir. Afganistan’dan çıkan ABD kendisi gibi başka bir halk düşmanı güce ülkeyi terk etmek zorunda kalmıştır. Suriye’de rejimi değiştirememiş, Irak’da değiştirdiği rejimi ise İran etkisine terk etmek zorunda kalmıştır. İran’a bağlı güçlerin Orta Doğu’da dokunulmaz sanılan ABD üslerini vurmasında adım adım kaybeden ABD olmaktadır. Bu durum en fazla emperyalizmin bölgesel temel üssü İsrail’i rahatsız ediyor. İsrail yönetimi çeşitli provokatif girişimlerle İran’a yönelik bir savaş zemini hazırlamaya çalışıyor: Filistin halkına yönelik zulüm politikalarını aralıksız sürdürürken, bir yandan da İran’a yönelik emperyalist bir saldırı için aralıksız faaliyet yürütüyor. 2020 yılında Kasım Süleymani suikastını gerçekleştiren İsrail-ABD önemli bir güç gösterisi yapmıştı. Ancak hemen arkasından yeşil bölgenin füzelerle hedef alınabilmesi ve artan anti-Amerikancı öfke ayağına dolanmaya devam etmektedir.  Orta Doğu’da emperyalist saldırganlığa karşı çıkmak ve halkların eşitliği, kardeşliği ve birliğini savunmak partimizin temel aldığı görüşlerdir. Filistin ve Kürt halkının haklı mücadelelerini ödünsüz savunmak, bu halklarla bölgesel mücadele birliğini oluşturmak ve bölge gericiliğinin hamisi AKP-MHP faşizminin Türkiye emekçi halkları tarafından yıkılması; anti-emperyalist, anti-faşist mücadele dinamikleri olarak partimizin temel görevleri arasındadır. AKP-MHP faşizmine karşı elde edilecek zafer;  bölge halklarının devrimci dönüşümüne kapı aralayacak ve güçlü bir düşmanın yok edilmiş olması onurunu partimize ve Türkiye devrimci güçlerine yaşatacaktır.
  • Emperyalizm, Orta Doğu’da yitirdiği hegemonyaya rağmen Kürt halkının özgürlük güçlerinin tasfiye edilmesi konusunda bölgedeki en büyük NATO ordusuna sahip Türkiye ile tam bir anlaşma içerisindedir. Bölgede yaşanan boşluktan ve kaostan devrimci-demokratik programa sahip Kürt Özgürlük Hareketi’nin ezilen diğer halkları da etkileyebilecek kazanımlar elde edebilmesi, aralarındaki tüm çelişkilere rağmen bölge gerici devletlerinin üzerinde mutabık kaldıkları bir “tehlikedir”.  Bölgede önemli devrimci odak olan Kürt Özgürlük Güçleri’nin yenilgisi tüm bölge halklarının ve Türkiye emekçi sınıflarının da kaybı olacak ve bölgede gericilik egemen kılınacaktır. Kürt özgürlük güçlerinin Kürdistan’ın dört parçasında yürüttüğü mücadele karşısında askeri ve siyasi olarak en büyük düşmanlık, sömürgeci AKP-MHP iktidarından gelmektedir. Türk Devleti Rojava’dan Güney Kürdistan’a askeri yayılmacılık ve saldırganlıkla Kürt halkının onlarca yıldır süren mücadelesiyle elde ettiği tüm kazanımları hedef almaktadır. TC askeri saldırılarla Kürt halkını geriletmeyi temel politika olarak belirlemiştir. AKP-MHP faşizmi halklar arası barış ve kardeşliğin gelişmesinde kendi ölümünü görmektedir. Bunda haksız da değildir. Kürt halkının tüm parçalardaki kazanımlarını güvence altına alacak olan temel unsur; Türkiye sömürgeciliğinin yenilgisidir. Türkiye’de demokratik halk iktidarının inşası; dört parçada mücadele sürdüren ezilen Kürt halkının da kazanımlarını güvence altına alacaktır. Demokratik halk iktidarıyla özgürleşen Türkiye işçi sınıfı bölge halklarının da özgürleşmesine en büyük müttefik olarak güç taşımaya aday olacaktır. Bunun yolu Türkiye işçi sınıfıyla Kürt halkının mücadele birliğidir. Faşizme darbeyi vuracak olan bu stratejik ittifakın pratiğe nakşedilmesi; kendi eylemini yükselterek maddi bir güce dönüşmesi partimizce başlıca görevler arasında kabul edilir. Bu yaklaşım Kürt halkıyla enternasyonalist dayanışmanın ötesinde Türkiye devriminin de zafere ulaşmasının en gerçekçi yoludur. Bu vesileyle partimiz; başta Rojava olmak üzere Türkiye kentleri dışına enternasyonalizm bayrağını taşıyan, her alanda sosyalizmi insanlığın kurtuluşu olarak müjdeleyen ve onurlu savaşlarıyla ölümsüzleşen Türkiyeli devrimcileri saygıyla anmayı borç bilir. Ayrıca Türkiye metropollerinde yürüttüğü sınıf mücadelesinde pragmatizme yol vermeden, ödenen her türlü bedele rağmen sosyal-şovenizme karşı ezilen halkların bayrağını kendi parti bayrağı gibi sahiplenen, devrimci enternasyonalizmin yolunda ölümsüzleşen ve tutsak düşen devrimcileri de yoldaşça selamlıyoruz.
  • Haziran 2019’da gerçekleştirdiğimiz 2.Konferans’ta vurguladığımız “Emperyalist kapitalist dünyayı saran ve giderek çözümsüz hale gelen ekonomik kriz tüm boyutlarıyla Türkiye kapitalizmini de tehdit etmektedir. Büyük ölçüde borçlanmaya dayalı sıcak para hareketlerinden beslenen Türkiye kapitalizmi ekonomik olduğu kadar siyasal krizin de etkisi altında çözümsüzlükle uğraşmaktadır. Kriz yapısaldır ve Türkiye kapitalizmi içine sürüklendiği krizi, yakıcı ihtiyaç duyduğu sermaye birikimini artırmaksızın, daralan iç pazarını genişletmeksizin, dış pazarlara açılmaksızın aşamayacağı sonucu tespit edilmiştir. Bu realite eş zamanlı olarak içerde emeğin yağmalanmasından, sömürü çarklarının hızlandırılmasından, temel hak ve özgürlüklerin kısıtlanmasından, dışarıda bölge pazarlarında kızgın bir rekabet sürecine girmesinden başka bir sonuç doğurmaz. Türkiye özelinde bugün yaşanan ve daha da derinleşecek ekonomik kriz, tek başına ülke sınırlarında gelişen bir kriz değil, göbekten emperyalist kapitalist sistemin krizine bağlı bir krizdir.” Tespiti emperyalizmin ve oligarşinin sürekli bunalımına işaret etmektedir. 2. Konferans’tan bugüne yaşanan gelişmeler çok boyutlu krizin, tek başına AKP-MHP faşizminin ürettiği ve tasfiyesi durumunda ortadan kaybolacak bir kriz olmadığını kanıtlar niteliktedir. AKP-MHP; emperyalizmin krizine bağlı olan ve elbette yerel özgünlüklerinde etkisini-birikimini taşıyan bu krizi içerde ve dışarıda burjuvazi lehine çözmeye soyunan ve temsil ettiği sınıfın çıkarlarını korumak adına son derece baskıya dayalı bir siyasal rejimi uygulamaya çalışan faşistleşmiş bir bloktur. Başka bir deyişle AKP-MHP faşizmi krizlerin tek nedeni değil ancak sömürü düzeninin bekası için bölgede ve ülkede “açık teröre dayalı” en açık ve sert saldırganlığı göze almış sınıf savaşımının yürütücüsüdür. Emperyalizmin krizine göbekten bağımlı Türkiye kapitalizminin bugün yaşamakta olduğu krizde yapısal krizdir. Yani emperyalist kapitalizmin krizi çözülmeden Türkiyeli egemenlerin krizinin kalıcı olarak çözülmesi mümkün değildir. Bu belirleme aynı zamanda AKP-MHP faşizmine karşı mücadeleyi salt reformist bir demokrasi mücadelesi olarak gören siyasal anlayışlardan çizgimizi ayırır; bu süreçte proletarya ve yoksul köylülüğün iktidarını hedefleyen bir devrim çizgisinde yürümeyi partimizin önüne görev olarak koyar. Başka bir deyişle AKP-MHP bloğuna karşı mücadeleyi salt anti-faşist temele dayandıran yaklaşımlardan farklı olarak bu savaşı anti tekelci anti oligarşik demokratik halk devrimi mücadelesiyle birleştiren bir siyasal hat üzerinde yürütmeyi devrimci bir görev olarak görür.
  • 2019’dan 2022’ye gelişen-değişen sınıf mücadelesi temposu temel alınarak ve partimizin de bir parçası olduğu faşizme karşı savaşın en kararlı unsurlarınca yürütülen mücadele ve faşizmden bunalmış özgürlüğe aç halkın yükselen öfkesi, faşizmin kalıcılaşma sürecini engelleyici bir nitelik taşır. Tüm çöktürme planları, halkı teslim alma araçları toplumun en az yüzde ellisi üzerinde hiçbir hüküm kuramamış, 2. Konferansta vurguladığımız üzere “Büyük ölçüde borçlanmaya dayalı sıcak para hareketlerinin” durması,  yağmalanacak kaynakların bir sınıra dayanması, yeni sermaye birikimi için dış pazarlara açılma yöneliminin Doğu Akdeniz, Libya, Afganistan gibi girişimlerde görüldüğü üzere sonuçsuz kalması, emperyalist tekeller açısından pek kullanışlı bulunmayan bir iktidara dönüşmesi çok büyük bir ekonomik çöküntünün kapısını açmıştır. TL’nin döviz karşısında kaybettiği değere müdahale her ne kadar iktidarın hamle yapma olanaklarının görece var olduğu yanılsaması da krizin derinliği karşısında sahra çölüne düşmüş bir kalıp buz gibi dakikasında erimekten kurtulamamaktadır. Bu bağlamda faşizmin iktidarını koruma adına yeni basamaklar çıkma imkanlarının zayıfladığını, aşağı doğru bir inişe geçtiğini tespit edebiliriz. Ancak ondan iktidarı alacak bir güç açığa çıkmadığı sürece denge durumunun süreceği ve yeni hamle imkanlarını elde edeceği söylenebilinir. İktidarda kendiliğinden bir değişiklik yaşanacağını beklemek faşizmin yapısını tanımamak olacaktır. Bugün pek çok sol/sosyalist siyaset bu sürecin kendiliğinden bir sona varacağını o nedenle AKP’ye karşı büyük bir kavgaya yönelmektense güçleri biriktirerek AKP sonrası oluşacak siyasal atmosferde rol edinmek üzere kendi geleceğine yönelmektedir.  Bu yaklaşım son derece pasifist ve ezilen sınıfları mücadeleden soğutan bir yöntemdir. Faşizm tüm çürümüşlüğüne rağmen kendi içine doğru bir çöküntü değil aksine halkın üzerine çökme eğilimi göstermektedir. Toplumsal çürümeye yol açan bu durum kitlelere sınıf bilinci taşınamadığı sürece dayanışmanın, birlikte mücadelenin yerine bireysel kurtuluşun egemen olduğu, mafyalaşmanın, lümpenliğin, ezilenin ezilenle kıyasıya kavgasına dönüşecek bir zulüm dünyasına dönüşme potansiyelini taşımaktadır. Bu durumun en somut belirtileri yoksullaşan Türkiyeli emekçilerin, öfkesini göçmen halklara yönlendirerek katliama ulaşacak boyutta saldırganlaşmasıdır.
  • Partimiz bu tarihsel durum içerisinde kendisini sadece emekçi kitlelere faşizmi teşhir etme üzerine kurulu statükoculaşmış sol anlayıştan ayrışmaktadır. Emekçi sınıfların her gün altında ezildikleri faşizmin ne olduğunu dinlemeye değil ondan nasıl kurtulacağını bulmaya ihtiyacı vardır. Bu bir mücadele programının en yalın haliyle ortaya konulmasına ve kurucu bir özne olmaya hazırlanmak demektir. Andaki nicel güçlerinden bağımsız, buna hazırlanmayan, iktidarı almaya aday olmayan hiçbir politik söylem sistemin restorasyonuna yedeklenmekten kurtulamaz. Bu nedenle konferansımızın ve devrimci örgütlenmenin temel sloganı “Umut Sosyalizmde, Halk İktidara”dır.
  • 2. Konferansımızda ve öncesi için faşizmin diğer düzen güçlerini kendine yedekleyerek ortaya koyduğu güçlü saldırı dalgasına karşı “diz çökmeyenlerin” partisi olarak direnen ve faşizme meydan okumayı sınırlı güçlerine rağmen sürdüren partimizin bugün için mücadele ritmi başka bir nitelik kazanmıştır. Ülkede oluşan ayaklanmanın nesnel koşulları bir devrim zorlamasının güncelliğini daha yakıcı olarak taşımaktadır. AKP-MHP faşizmini yıkarken demokratik halk iktidarının inşasını oluşturabilecek tarihsel fırsatlar gelişmektedir. Bütün siyasal tespitler önümüzdeki günlerde kendiliğinden isyanlar ve kitlesel ayaklanmaların gerçekleşeceğine işaret etmektedir. Düne kadar bir “tohum durumunda ama son derece gerçek ve söz götürmez” biçimde cesur militan yürüyüşlerimiz bugün en geniş meşru militan kitle faaliyetine yönelebilecek nesnel koşulların olgunlaştığı bir döneme girmiştir. Bu nesnel koşullara uygun partimizi hazırlamak, önümüzdeki dönem daha da zembereğinden boşalarak meydanlara taşacak olan sınıf eylemlerine pratik, politik ve örgütsel olarak hazırlanmak demektir. Bu aynı zamanda kadroda ve örgütte rönesansı gerektirir. Parti pratikte, parti kadrolarının militanlığı, deneyimi, bilgisi ve sınıf bilinci üzerinden realize olur. Bu bakış itibariyle konferansımız, parti kadrolarımızın ideolojik, siyasal ve örgütsel düzeyi içselleştirebilecekleri bir gelişim mesafesine ihtiyacımız olduğunu öz-eleştirel olarak belirler. Konferansımız partimizin geçmiş pratiğinde ortaya koyduğu olumlu-olumsuz bütün deneyimlerden çıkardığı sonuçlarla kitle hareketlerinin yükseleceği bu döneme örgütsel araçlarla ve kadro bilinci ile hazırlanmayı acil görev görmektedir. Konferansımız çıkardığı görevler ışığında tüm yapımızı en geniş emekçi kitleler içerisine partimizi taşımakla görevlendirir.
  • AKP-MHP iktidarı hızla zemin kaybederken, halka satacak bir dış “başarı”, bir zafer peşinde epeyce koştu ancak mevcut bölge ve dünya koşulları ona sınırlar çizdi. Birleşik Arap Emirlikleri ve Mısır’la ilişkileri yeniden yapılandırma çabaları, Libya’daki iddialardan sessizce geri çekiliş iktidarın içeride yaşadığı zemin kaybının sonuçlarıdır. Güney Kürdistan ve Rojava’ya yönelik saldırganlık içeride kullanışlı bulunduğu ölçüde sürdürülmektedir. İktidarın zayıflamasının olası sonuçlarından biri, emperyalist saldırganlığın tetikçiliğinde daha pervasız ve hırslı rol alma isteği olacaktır.
  • AKP-MHP faşizminin bu gerileme süreci, düzen muhalefetinin daha iddialı konuşmaya başlamasına yol açtı. Düzen muhalefeti, emekçi sınıflarda biriken öfkenin farkında ve bu öfkeyi düzen kanalları içinde tutma ve etkisiz hale getirme siyasi görevini yüklenmiş durumda. Finans-Kapital AKP-MHP iktidarının yıpranmışlığını da dikkate alarak, düzeninin uzun vadeli güvenliği açısından “kazasız, belasız” bir iktidar değişikliğine yeşil ışık yakıyor. Düzen muhalefetinin cesaretinin artmakta oluşunun önemli bir nedeni bu durumdur. AKP-MHP bloğunun el altında tuttuğu çeşitli zora dayalı araçlar ve direnme kararlılığı “tereyağından kıl çeker” tarzında bir iktidar değişiminin önünde duran en önemli engeldir ve taraflar bunun farkındadır.
  • Coğrafyamız devrim yüklüdür. Halklarımızın aydınlık geleceği bir devrimdedir. Ülkemizde büyük bir devrimci potansiyel vardır; emekçi sınıfların maruz kaldığı büyük sömürü ve kesintisiz baskılar bir devrimci kalkışmanın nesnel koşullarını yaratmıştır. Devrimci öznenin yaratıcılığı, kararlılığı, cesareti ve doğru zamanda doğru eylemi bu büyük potansiyeli hızla harekete geçirecektir. Düzen içi çözüm yanılsamaları bu sürecin barındırdığı en önemli tehlikedir. Bu tehlike; düzen içi konumlanışta AKP-MHP faşizmine karşı burjuva devlet aygıtını topyekun hedef almayan miyopluk, sol liberalizmin devrimci saflara taşıdığı bir tehlike olarak büyümektedir. Faşizmin karşısında emekçilere önerilen yeniden parlamenter rejime dönüş ve kapitalizmin restorasyonu; devrimci potansiyeli soğutma gayreti içerisindedir. Emperyalizmin yapısal krizi içerisinde Türkiye’de yaşanacak bir kapitalist restorasyon bile kısa zamanda emekçilere yükleyeceği yeni acılarla hızla işletilemez duruma dönecektir. Emperyalist kapitalizmin ve Türkiye burjuvazisinin bu krizde bekasını korumak ve servet birikimini sürdürmek adına emeği daha fazla yağmalamaktan ve savaşa dayalı pazar arayışından başkaca çıkış yolu kalmamıştır.
  • Partimiz düzen içi çözüm arayışları tehlikesinin yükselmeye başladığı ve onun kendini bir kampa dönüştürme adımlarını hızlandırdığı güçlerle devrimin nesnel koşullarına göre konumlanış içerisinde olan devrimci güçlerin arasındaki saflaşmaların giderek netleşeceği durumunu tespit eder. Yani yeni bir durum değişikliğine kadar kısmi geçişkenlikler yaşansa da içinden geçtiğimiz dönem tüm sol sosyalist ve demokrasi güçlerinin içerisinde yer alacağı “en geniş ittifak” olarak atfedilen bir cephenin oluşmasını mümkün kılmamaktadır. Faşizme karşı böylesi bir ittifakın oluşamaması partimiz için bir reddediş değil, bir gerçekliğin yapısal tespitidir.  Bu saflaşmanın bir boyutunu Kürdistan ve sömürgecilik sorununa yaklaşım oluştururken diğer boyutunu kapitalizmin devrimci tarzda aşılmasına karşı mücadele ritmini “yasallaşma” içerisinde tutan ideolojik yönelimler oluşturur. Her ne kadar Kürt Özgürlük Hareketi ile makro siyasal düzlemlerde en geniş yan yana gelişler söz konusu olsa da bu Türkiye’de solun en geniş ittifakı bakımından söz konusu değildir. Sol-reformizm ve devrimci güçlerin saflaşmalarında görünen yoğunlaşmalar ve nicel durum bu konuda şaşırtıcı olmamalıdır. Düzen muhalefetinin restorasyoncu çıkışları nasıl ki solun büyük bir kısmını kendi şemsiyesi altında toparlamayı başardıysa Türkiye’de sol içinde reformizmin gelmiş olduğu aşama solu kendi etrafında toplama tehlikesini taşımaktadır. Fakat bu güçler arasındaki saflaşma, bazı konjonktürlerde ve güncel taktiklerde birinden diğerine geçişkenlikler yaşansa da köklü değişiklikler içermeyecek biçimde şekillenmektedir. Bu açıdan partimiz en geniş ittifak anlayışını merkezinde Türk ve Kürt emekçilerinin birleşik mücadelesinin yer aldığı ve iktidar hedefi taşıyan güçlerin etrafında diğer demokrasi güçlerini birleştirmek olarak belirlemiştir.
  • Partimiz devrimin nesnelliği içerisinde düzen içi çözümler karşısında iki halkın birleşik mücadelesini ve farklı mücadele yöntemleri izleyen devrimci güçlerin birleşik politik kurmaylığını merkeze alan bir konumlanış içerisindedir. 4 Şubat 2021 günü kuruluşunu ilan eden Birleşik Mücadele Güçleri (BMG)nin inşasında yer alan partimiz bunu bir güç ya da eylem birliği olarak ele almamakta, devrimci yürüyüşte stratejik olarak değerlendirmektedir. Konferansımız; o günkü yönetim kurullarımız tarafından alınan kararla kuruluşuna öncülük ettiğimiz ve içerisinde bir yıldır yer alarak yoldaşlaşma yaşadığımız BMG’de olan konumlanışımızı en yetkili organımızın iradesine taşıyarak 3. kongre / konferans kararı haline getirmiştir. Bu biçtiğimiz stratejik değer sonucunda; Devrimci Parti bayrağının, üyesinin, taraftarının olduğu her yer BMG’nin de orada olduğu anlamını taşır. Hiçbir bileşen gücün olmadığı koşullarda bile her Devrimci Parti üyesi BMG’nin doğal üyesi olarak onun sancağını yükseltmek ve birleşik devrim fikrinin yayılmasına hizmet etmekle görevlidir.
  • Devrimci Parti olarak halkların demokratik ittifakı temelinde içerisinde yer aldığımız HDP’de işçi sınıfının iktidarını savunan ideolojik hattı temsil ediyoruz. Devrimci–demokrasi güçlerinin çatı partisi olan HDP şu aşamada var olan en geniş ittifaktır. HDP’nin; örgütsel bir kimlik yarattığını, mücadelenin kararlı odağı olduğunu ve yedi milyondan fazla insanın faşizme karşı mücadele azminin temsil adresi haline geldiğini belirtmek gerekir. HDP dışında, ondan ayrı ittifak arayışları içerisinde olmak en geniş demokrasi güçlerini birleştiren bir nitelik değil aksine sosyal şoven solun kamplaşma alanını oluşturmaya hizmet eder. Birleşik mücadele ihtiyacını hisseden tüm sol sosyalist ve demokrasi güçlerine çağrımız; HDP’nin çağrısını yaptığı üçüncü ittifak temelinde güçlerimizi buluşturmaktır.
  • HDP bileşeni olan partimiz, halkların kurtuluşunun bir halk devriminde olduğunu, düzen muhalefetiyle kurulacak düzen içi ittifak ilişkilerine karşı halklarımızın devrimci ittifakını savunur. Halklarımızın devrimci ittifakını güçlendirecek örgütsel ve siyasal seçenekleri üretmeyi ve yaygınlaştırmayı temel alır. Temelsiz düzen içi kurtuluş hayallerine karşı devrimci seçeneğin inşasını öncelikli görev olarak görür. Bu temelde, halklarımızın devrimci enerjisinin düzen sınırları içine boşaltılması anlamına gelecek ideolojik ve siyasal yaklaşımlara karşı ideolojik ve siyasal mücadeleyi yükseltmeyi bileşeni olduğu tüm zeminlerde temel görevleri arasında görür.
  • Partimizin temel siyasi yönelişi, AKP-MHP faşist iktidarının devrilmesini ve kapitalist restorasyona yeniden imkan tanımadan sermaye devletinden kurtulmayı bir halk devrimiyle sağlamaktır. Partimiz tüm faaliyetlerini bu temel hedef doğrultusunda yürütmektedir ve yürütecektir. Keskinleşen sınıf çelişkileri ve halklarımızda biriken büyük öfke bir halk devriminin temel dayanak noktalarını oluşturmaktadır ve fakat dünya deneyimlerinden iyi bilinir ki büyük tarihsel kopuşlardan çıkagelen devrimler aynı zamanda yapılırlar. Lenin’den beri devrimin yapıcısının proletaryaya önderlik eden devrimci parti olduğu da iyi bilinir. Marksizm-Leninizm’i kendine temel almış partimiz, bu bağlamda devrimin yapıcısı olma iddiasıyla yürüyor. 2022 yılında partimiz tüm gücüyle halen tek devrimci sınıf olan işçi sınıfı içerisinde kök salmayı başlıca görevler arasında ele  alacaktır. 3. Konferans sonrası yürüyüşümüzün ana rotası partimizi işçilere, emekçilere ve yoksullara taşımak, partiyle zafere giden yolu hazırlamak olacaktır.
  • Bugün 19 Şubat devrimci önderlerden Rasih Ulaş Bardakçı’nın ölümsüzleştiği gün… Konferansımızın böylesi tarihsel bir günde toplanmış olması ve Demokratik Halk İktidarını bayraklaştırması yani kendi sağından medet umma anlayışının yerine özgücüne dayalı devrimin güncelliği altında yürüdüğü ihtilalci çizginin dosta da düşmana da ilanıdır. 71 devrimci atılımının ve devrimci kopuş hamlesinin iradesini taşıyan partimizin sesinin Ulaş’tığı her yere zafer çağrısını iletiyoruz. Partiyle zafere ‘Ulaş’acağız !

Ölümsüzlerin Gösterdiği Yolda Zafere Kadar!

Yaşasın Devrim ve Sosyalizm!

Yaşasın Devrimci Parti!

Birleşik Mücadele Güçleri ve İttifaklar Kararı

Gerekçe

  • Devrimci Parti; birlik ve ittifaklar konusunu, strateji ve taktikler meselesi ile iç içe geçen bütünlükte ele almaktadır. Ana stratejisine uygun taktik ittifaklar geliştirmek, taktik ittifakları ana stratejisine göre değerlendirmek, onu güçlendiren programatik netliğini ifade eder.
  • Devrimci siyasetin programatik varlık nedeni emperyalist-kapitalist dünyada onun mülkiyet ilişkilerine son verecek işçi sınıfı öncülüğünde sömürü düzenini ortadan kaldıracak sosyalizmin kesintisiz inşası için kendi coğrafyamızda demokratik halk devrimini gerçekleştirmektir. Sömürü iktidarının“devrimci” yöntemlerle aşılmasını savunur. Bu stratejik olandır.
  • Bu programatik hedefe yakınlık / uzaklık dizilimi ile tarif edilen güçler; devrimci siyasetin stratejik birlik ve taktik ittifak politikalarını belirler. Devrimci Parti’nin politik belirlemeleri ve konumlanışı, sömürü sisteminin varlığını tüm parçaları ile bütünlüklü yok etmektir. Sömürüye, sömürgeciliğe, savaşa karşı sürdürdüğü mücadelesi aynı zamanda onun ittifak sıralamalarını ve tarifini de içerir.
  • Partimiz; bu stratejik programa, örgütlenme araçlarına ve aynı anda buna uygun eylemlere sahip devrimci öznelerle “birleşik devrimci merkezin” inşasını ittifak ve birleşik mücadelenin stratejik yanı olarak ele alır. Birleşik mücadele anlayışımız, farklı mücadele tarz, yöntem ve alanlarının birleşikliğini,  Kürt Özgürlük Hareketi ile Türkiye Devrimci Hareketi’nin birleşik mücadelesini ve Türkiyeli öncü örgütlerin birleşikliğini, birleşik devrimin üç kapsamı olarak değerlendirir. Bu siyasal öznelerin birikiminin, tecrübesinin, mücadele kararlılığının, kadro birikiminin birleşik politik bir kuruculukta buluşturulmasının Türkiye ve Kürdistan devrim mücadelesinin zaferini imkanlı kılacağını savunur.
  • Devrimci Parti bunun yanında Türkiyeli devrimci demokrasi güçleri ile Kürt siyasal hareketinin devrimci demokratik cephesi olarak güncel aktüel siyaset içerisinde bir çatı partisi fikri ile buluşmasını emek mücadelesi ile siyasal demokrasi mücadelesinin bir program etrafında buluşmasını hem stratejik ittifakının bir yansıması hem de birleşik mücadelenin meşru kitle mücadelesinde güç ve mevzi kazandırılması olarak değerlendirir.
  • Devrimci Parti bunların dışında kalan belirli hedefler doğrultusunda gelişen taktik ittifaklar, dönemlik güç birlikleri, geçici cepheler kurmak, bunların içerisinde yer almak için parti politikaları doğrultusunda hareket eder. Somut gündemler altında birleştirici yöntemler geliştirmek ve mücadele cephesini genişletmek stratejik hedefi olan yapılar için kaçınılmazdır.
  • Devrimci Parti sosyalistler arası rekabeti derinleştiren her türlü ilişki biçimini ret ederek, mücadelenin farklı alanlarda süren biçimlerini birleştiren ve bunu iktidara yönlendiren dayanışmacı bir devrimci kültürün oluşmasına hizmet eder.

Karar

  • Partimiz devrimin nesnelliği içerisinde düzen içi çözümler karşısında iki halkın birleşik mücadelesini ve farklı mücadele yöntemleri izleyen devrimci güçlerin birleşik politik kuruculuğunu merkeze alan bir konumlanış gereği, 4 Şubat 2021 günü kuruluşunu ilan eden Birleşik Mücadele Güçleri (BMG)nin inşasında yer almıştır. Partimiz bunu bir geçici güç ya da eylem birliği olarak ele almamakta, devrimci yürüyüşte stratejik olarak değerlendirmektedir. Konferansımız; o günkü yönetim kurullarımız tarafından alınan kararla kuruluşuna öncülük ettiğimiz ve içerisinde bir yıldır yer alarak yoldaşlaşma yaşadığımız BMG’de olan konumlanışımızı en yetkili organımızın iradesine taşıyarak 3. kongre / konferans kararı haline getirmiştir. Bu biçtiğimiz stratejik değer sonucunda; Devrimci Parti bayrağının, üyesinin, taraftarının olduğu her yer BMG’nin de orada olduğu anlamını taşır. Hiçbir bileşen gücün olmadığı koşullarda bile her Devrimci Parti üyesi BMG’nin doğal üyesi olarak onun bayrağını yükseltmek ve birleşik devrim fikrinin yayılmasına hizmet etmekle görevlidir.
  • BMG, her ne kadar geçmiş bir yıl içerisinde yeterli ölçüde bir öncüleşme yaratamamış olsa da bunda birleşen devrimci güçler kadar partimizde kendini öz-eleştirel bir içerikle sorumlu görür. Onun kendini birçok güç birliği içerisinde imzacı ve dayanışmacı olarak sınırlaması yerine kitleler içerisinde öncü çıkışların, yaratıcı eylem ve örgütlenme biçimlerinin, fiili meşru militan kitle mücadelesinin odağı olması konusunda yapılanması ihtiyacına uygun güçlerini seferber etmeye yeni merkez organımız başta olmak üzere konferansımız parti yapımızı görevli kılar.
  • Konferansımız gerekçe başlığının V. Maddesinde yer alan devrimci demokrasi cephesinin çatı partisi olarak konumlanmış HDP’nin bir bileşeni olarak burada bulunmamızın siyasal ve tarihsel anlamını bir kez daha teyit eder. HDP içerisinde işçi sınıfının iktidarını savunan Türkiyeli ve Kürdistanlı emekçilerin mücadele birliğini öncelleyen bir bileşen olarak yer alan partimiz, HDP içerisinde parti özgünlüğümüzün gerekçelerine uygun sınıf mücadelesinin çıkarlarını savunmaya, onun ihtiyaçlarına uygun siyasal öncelikler için politik önermelerini sürdürmeye devam eder.

Militan Sınıf Mücadelesi için İşçi Sınıfı İçinde Çalışma

Devrimci Parti, programında ileri sürdüğü ekonomik, demokratik ve sosyal talepler için yürüttüğü tüm faaliyetlerini proletarya iktidarı hedefiyle birleştirir ve mücadelesini sosyalizm bayrağı altında, antiemperyalist, antikapitalist ve enternasyonalist bir çizgide sürdürür. Bu çerçevede tüm Devrimci Parti kadrolarının özgül alanlarıyla birlikte görevi işçi sınıfı içerisinde örgütlenmektir.

Devrimci Parti, Türkiye işçi sınıfının devrim ve sosyalizm mücadelesi ile Kürt halkının yürüttüğü özgürlük mücadelesinin yollarının kesiştiği bilinci ile hareket eder. Bu gerçeklikten yola çıkarak Türkiye işçi sınıfına dayatılan ulusalcı, ırkçı ve milliyetçi politikalar karşısında proletarya enternasyonalizmi ve halkların kardeşliği temelli politikaları işçi sınıfı içerisinde örgütlemeyi aslî görevlerinden biri olarak görür.

Devrimci Parti, bu perspektif ve saptamalara bağlı olarak eş zamanlı iki temel görevi yerine getirmek ve “birleşik devrim süreci”ne dönüştürmek için:

Türkiye’de işçileri ve emekçileri egemenliği altına alan şoven milliyetçi ideolojinin etkilerinin kırılarak enternasyonalist bir sınıf bilincinin geliştirilmesi ve ulusal dar görüşlülüğün aşılarak Kürt halkının siyasi geleceğini bizatihi kendi belirleyebileceği ve istediği gibi yaşayabileceği toplumsal ve siyasal koşulların yaratılması için çalışacak ve Kürt halkının ileri sürdüğü ulusal demokratik talepleri (kimlik, dil, kültür) destekleyecek ve onunla dayanışma içinde olacaktır.

Türkiye işçi sınıfı ve emekçilerinin kurtuluş mücadelesiyle Kürt halkının özgürlük mücadelesini birleştirecek bir “stratejik ittifak” politikasını kuvveden fiile dönüştürecek, böyle bir ittifak etrafında bütün toplumsal muhalefeti bir “demokratik cephe”de birleştirip mücadeleye yönlendirmek için üzerine düşen görevleri etkin biçimde yerine getirecektir.

Karar                                           

Devrimci Partinin Sınıf (İşçi) Örgütlenmesine Dair;

  • Gelecek birkaç ay içerisinde sınıf hareketlerinde yaşanacak yükselmeye “dayanışmacı” bir tarzla yaklaşmayacaksak politik ve örgütsel hazırlıklarımızı bütünlüklü tamamlayarak partimizin sınıf içerisinde örgütlenmesine ve ona yön verecek bir düzeye sıçramasına hazırlanmalıyız.
  • Bu hazırlık kapsamında; Devrimci Parti işçi sınıfı içerisinde örgütlenmesine dair yürüttüğü bir dizi tartışmaya ve halen sürmekte olan Devrimci İşçi çalışmasına yeni bir nitelik kazandırmak üzere en geç Mart ayında işçi konferansı örgütlemeyi önüne hedef koyar.
  • Konferansımız yeni oluşacak MYK’ya bağlı işçi ihtisas bürosu kurulması ve hazırlığı bu büronun koordine etmesi için MYK’yı görevlendirir.
  • Mart ayında yapılması planlanan konferansa işçi bürosu iki temel başlıkta hazırlık yapar

a)Türkiye’de sınıf mücadelesinin gireceği yönelim ve sınıfın yapısı

b)Militan bir sınıf hareketi için örgütlenme aracımızın pratik hazırlanışı

Devrimci Parti Örgütlenme Seferberliği Eylem Planı

*Kısaltılarak yayınlanmıştır.

  • Türkiye’de kapitalist sermaye devletinin yaşadığı çoklu krizler ve sınıf mücadelesinin keskinleşerek yükselme seyri, konferansımızın yapıldığı zaman dilimi, işçi sınıfı ve onun ittifakı halindeki sınıfların iktidar olma hedefini güncel bir tartışma haline getirmeye, devrimci siyaseti bu iddialara uygun maddi bir güce dönüştürmeye odaklanma göreviyle yüz yüze getiren tarihsel bir döneme denk gelmiştir. Partimiz 2. Olağan Merkezi Konferansı’nı gerçekleştirdiği böylesi bir süreçte; örgütlenme araç ve yöntemleri ile kitleselleşme tartışmalarını bürokratik/teknik konular olmaktan çıkarıp, süreçteki devrimci fırsatları ve olanakları militan bir anlayışla değerlendirerek, örgütlenmeyi hayatın içerisinde, stratejiye bağlı canlı bir eylem planı olarak ele almalıdır.
  • Keskinleşen sınıf çelişkileri, ezilenleri mevcut iktidardan ve devlet kurumlarından kitlesel bir kopuşa yönlendirmekle birlikte henüz düzen dışı bir niteliğe sıçratacak sınıf bilincine ulaşmadığı ve kendi partisi etrafında örgütlenmediği gerçeğini ortaya koymaktadır. Nesnel koşullar içerisinde ezilen sınıfların son derece politikleştiği, kendiliğinden açığa çıkan sınıf direnişlerinin, kadın eylemlerinin, toplumsal hareketlerin yükseldiği siyasal atmosferde başkaldıran kitlelerin stratejik bir devrim hattıyla buluşturulamaması, örgüte/örgütlü mücadeleye sevk edilememesi bu kriz içerisinde devrimci fırsatların tarafımızdan özeleştirel bir kapsamda, politik alana aktarılamadığı anlamına gelmektedir. Bu yönlü bir eksiklik devrim fikrimizle doğrudan ilişkili olarak hedefte bulanıklaşmanın, kadro inisiyatif ve yaratıcılıkta soluklaşmanın, parçayı bütünden koparan bir yabancılaşmanın sonucu olarak okunmalıdır. Bu tüm Türkiye Devrimci Hareketi için geçerli olup, partimiz özelinde de; örgütlenme yöntemlerimiz açısından konferans sonrası da tartışılması gereken bir başlıktır.
  • Marksizmin-Leninizmin reel sosyalizm sonrası tüm dünyada ideolojik/politik hegemonya kaybı, egemenlerin ideolojik-pratik saldırıları ve sol içinde alan kazanan reformist anlayış; devrim, örgüt ve özne (amaç, araç ve özne) diyalektiğinde derinleşen bir yabancılaşmanın yaşanmasına ön ayak olmaktadır. Belirtmiş olduğumuz bu yabancılaşma dinamiği;  devrimciliğin tasfiyesine giden yolda devrimi yalnızca uzaklarda bir hedef olarak gelecekteki bir zamana ertelemekte, ezilenlerin kendini koruyacak ve karşı saldırıyı dağıtabilecek araçlardan mahrum bırakarak, leninst örgüt modelini çağdışı ilan ederek, özneyi pasiflik çemberine sıkıştırmaktadır.
  • Konferansımızın bu başlıkta yapacağı tartışma, aynı zamanda bu yabancılaşmanın ve örgütsel liberalizmin örgütümüze nüfuz etmiş yanlarını da ortadan kaldırmayı hedeflemektedir. Ancak böylesi bir netleşme yukarıda bahsettiğimiz imkan ve olanakların devrimci mücadeleye kazanılmasını sağlayacaktır. Bugünün ihtiyacı devrim hedefinde netleşmiş bir örgütün kitleler içerisinde kök salarak büyümesidir. Partimiz kendisini; sosyalizmi ezilenlerin kurtuluş umudu haline getirecek ve kitleleri uğruna kıyasıya mücadele edecekleri bir iktidar programına yönlendirecek işçi sınıfının ve ezilen sınıfların kitlesel partisi olmaya aday olarak hazırlamalıdır. Bu bugünkü sınırlı güçlerimizle ulaşılması zor bir hedef yanılsamasına yol açmamalıdır. Nihayetinde güçlerimize uygun amaçlar değil, amaçlarımıza uygun araçlar inşa etmek devrimci olandır. Ve sınıflar tarihi sınırlı güçlerin doğru ve amaca uygun konumlanışının, yıkılmaz sanılan devletlerin elinden kaç defa zaferi söküp aldığının mirasıyla doludur. Tarihsel haklılığımız ve politik yönelimlerimiz ancak -ideolojik ve örgütsel- güçlü bir parti yapısıyla zafer elde edecektir.
  • Konferansımızın örgütlenmeyi bir eylem planı olarak görmesi, onu başı sonu belli olmayan tartışmalardan, yap bozlardan, içe kapanmaktan uzaklaştırarak,  sınanabilir, amacı ve süresi belli olan bir çalışma disiplinine taşıyacaktır. Bu açıdan yeni seçilen yönetim bu eylem planını hayata geçirme devrimci sorumluluğunu üstlenmiştir.
  • Devrimci Parti, kuruluşuna temel teşkil eden stratejik hedeflerinin örgütsel olarak gerisinde kalmıştır. Öncel siyasal çizgilerin, tarihsel geçmişe dayanan zengin deneyim birikiminin olanaklarını yeterince kullanamamış, onu yeni siyasal sürece uygun taktik yaratıcılığa taşıyamamış, kurucu kadroları ile mevcut kadroları arasında pratik örgütsel kopukluklar yaşamış ve iki defa örgütsel birliği saldırı altına girmiş bir partidir. Burada partinin, faşizmin yoğun ve ağır saldırılarının hedefi olduğu gerçeği de ıskalanmamalıdır. Temel eksiklik stratejik yaklaşımda değil onu bütünüyle hayata geçirecek örgütsel yapının geçmiş dönem yaşadığı taktik zaaflarıdır. Bütün bunlar, aynı zamanda Devrimci Parti’nin kitle içinde çalışma yöntemi, biçim ve tarzına da yansımıştır. Parti kitle içinde çalışma zayıflıklarını aşamamış,  işçi sınıfı çalışmasında bir metod ve asabiyet oluşturamamıştır.   
  • Partinin iki konferans arasında en zayıf yanlarının başında, bütün bu kararları yaşama geçirmeye yetenekli, güçlü, örgütlü, etkili, kollektif ve işlevli bir merkezden yoksun oluşu gelmiştir. Konferansın önümüze koyduğu tüm politik, örgütsel ve ideolojik görevler zincirini tutmamızı sağlayacak ana halka işte böyle bir merkez yaratmakla işe başlamak ve partiyi yukardan aşağıya yeniden inşa etmektir.  Yeni oluşacak parti merkez organları partiyi zorlu görevlere hazırlayacak, onu gelişmekte olan kitle hareketlerinin, sınıf eylemlerinin militan tarzda büyütecek ideolojik ve örgütsel öncülüğüne taşımak olacaktır.
  • Partimiz işçi sınıfı ve ezilenlerin yerine kendini ikame eden militanlar örgütü olmadığı gibi kitlelerin kendiliğindenci hareketinin peşinden sürüklenen pasifist edilgenler örgütü de değildir. Aynı zamanda Marksist-Leninist terminolojide karşılığını bulan anlamıyla komünist bir parti yerinede ikame edilemez. Bu açıdan profesyonellerden oluşan dar kadro örgütünün görevlerini üstlenen ve birçok mücadele biçimini bünyesinde sevk ve idare eden bir yapı değil, bir devrim stratejisine ideolojik politik bağlı, işçi sınıfının ve ezilenlerin militan meşru devrimci kitle partisi olmaya adaydır…
  • … Bir süredir  “Devrimci Örgütlenmenin Temel Sloganı: Umut Sosyalizmde Halk İktidara” biçimiyle formüle ettiğimiz devrim programımızın slogana indirgenmiş propaganda biçimi olarak şekillendi. Bu elbette düzeniçileşmiş soldan bizi ayıran iktidar hedefinin bilinçlere ve örgütlülüğe taşınmasının bir siyasal söylemi olmaktadır. Ancak tek başına bu propaganda siyasal ajitasyonla buluşmadığı ölçüde soyut bir söylem olarak kalmakta yine parti programımızda yer alan hedefler siyasal güncel başlıklarla buluşmayınca kitlelerin an’daki sınıf çelişkilerini derinleştirecek bir kırılmaya ve yüzünü partimize dönmeye yeterli imkanı sağlamamaktadır…
  • Önümüzdeki dönem sınıf çelişkilerinin açlık, yoksulluk ve siyasal özgürlükler üzerinden derinleşeceğini öngörmekteyiz. Partimiz ajitasyon ve propagandasını halkın en temel yaşam sorunlarından yola çıkarak sınıf bilinci ile buluşturmalıdır. Parti politikamız ve eylemimiz sadece sosyalistlerin ya da politik bilinç edinmiş kitlelerin değil en geri politik bilince sahip yoksul emekçilerinde bilincinde etki yaratacak yalınlıkta olmalıdır. Örgütsel gündemimiz ve sınıfın gündemi birbirinden ayrı ve yerine ikame edilecek konular değildir. Devrimci Parti’nin her özgün gündemi gibi görünen başlıklar doğru bağ kurulursa en geniş ezilen sınıfların gündemidir. Ekonomik taleplerle gündeme gelen parçalı eylemleri birleşik bir hatla buluşturmak ve onu tekil tekil patronlara olan mücadeleden, patronların siyasal iktidarına yönelen bir mücadeleye çevirmek parti öncülüğü ile mümkün olacaktır.
  • En doğru amaç dahi gerçek bir güce dönüşmediği sürece kazanmaktan yoksundur. Bu yüzden devrimci ideolojinin haklılığı ve doğruluğunun yanında politik hegemonyasının kurulması kazanmanın temel koşuludur. Bu yönlü bir hegemonya; devrimci politikanın araç ve yöntemlerinin kitleler tarafından sarmalanması ve savunulur hale gelmesiyle sağlanır.
  • TDH’nin son döneme dair yaşadığı en önemli problem, işçi sınıfı ve emekçi halklarda var olan potansiyel öfkeyi iktidarı hedefleyen bir rotaya sokamaması, belirtmiş olduğumuz isyan dinamiklerini politik hedefi “demokratik halk devrimi” olan bir iktidar alternatifine yöneltememesidir.
  • Nesnel ekonomik koşulların bu denli ağırlaştığı ve bu bağlamda devrime içkin objektivitenin bu denli olgunlaştığı koşullarda, sadece hak arama endeksli ekonomist yaklaşımlar düzen içi kendiliğindenci bir hattı doğurmaktadır. Bu yönlü bir mücadele tarzı ilk etapta bir kitleselleşme yaratsada hedefindeki muğlaklık ve iktidar perspektifinden yoksunluk bir süre sonra bu tarz hareketlerin süreç içinde sönümlenmesiyle sonuçlanmaktadır/sonuçlanacaktır.
  • Hayat bizi sosyalizme çağırmaktadır ama tüm tarihsel örneklerde de görüldüğü üzere bu yönde bir gelecek kendiliğindenci bir edilgenlikle sağlanamaz. Mevcut tıkanıklığı aşacak temel düstur, politik hedefi demokratik halk devrimi olan bir politik kuruculuğun örgüt ve mücadele tarzımızda etkin hale getirilmesidir.
  • Türkiye’de AKP-MHP faşizmi nezdinde derinleşen kriz, yalnızca AKP-MHP’nin kendi iktidar bekasına içkin değildir. Söz konusu kriz bütünselliği emperyalist kapitalizmle bağıntılı -Türkiye egemenlerinin bütününü kapsayan- kapitalizmin yapısal krizi olarak yaşanmaktadır. Bu anlamda işçi-emekçiler, halklar, kadınlar, gençler yönünden sokakta gelişen/gelişebilecek her türden hareketlilik yalnızca mevcut iktidarı değil bütünüyle sistemi tehdit etmektedir. Sermaye sınıfı ve tüm düzen partileri kitlelerin itirazları söz konusu olduğunda aynı noktada buluşmaktadır: Sermaye düzeninin bekası.
  • İktidar gücü, sermaye düzeninin sürekliliği için sokaktaki en ufak hak arayışını dahi şiddet yoluyla bastırmaktadır. İkidar gücünün şiddet yoluyla bastırdığı sokak hareketliliği, düzen muhalefeti tarafından “provakasyona açık alan” söylemleri ile geri çekilmek istenmektedir. Bu anlamda düzen muhalefeti tarafından kitlelerin “itirazları” seçim sandıkları üzerinden sistem içi bir alana çekilmeye, sermayeyi tehdit eden ayaklanma olasılığının önüne geçilmeye çalışılmaktadır. Düzen içilikle düzen dışılık arasındaki ikilem sandık/sokak ayrımında belirginleşmiştir.
  • Faşizme ve kapitalizme karşı verilen devrimci mücadele aynı zamanda bir hegemonya mücadelesidir. Faşizmin hegemonyasının kırılması, fiili meşru militan mücadele içerisinde kitle hareketinin sokağa egemen olması ile mümkündür. Bu açıdan partimizin devrimci politikası sandıkta değil sokakta inşa olacaktır. Ezilenlerin sisteme olan öfkesini kitlesel olarak sokağa çekmek ve sokakta çekilen hareketlerin fiili meşru kitle mücadelesinin önderliğini gerçekleştirmek devrimci politikamız olacaktır.
  • Fiili meşru militan mücadele, örgütlenme ve pratik-politikadaki konumlanışımızın önemli bir başlığını oluşturmaktadır. Ancak bu başlık tek başına örgütlenme faaliyetini açımlamakta yetersiz kalacaktır. Bu noktada partinin işçi sınıfı ve toplumsal kesimlerle bağını kuracak olan örgütlenmelerin çalışma tarzları doğru bir zeminde değerlendirilmelidir
  • Konferansımız 1 Mayıs’a kadar partinin dışa dönük örgütlenmesi için bir seferberlik ruhu başlatmalıdır…
  • Gelecek birkaç ay içerisinde sınıf hareketlerinde yaşanacak yükselmeye “dayanışmacı” bir tarzla yaklaşmayacaksak politik ve örgütsel hazırlıklarımızı bütünlüklü tamamlayarak partimizin sınıf içerisinde örgütlenmesine ve ona yön verecek bir düzeye sıçramasına yoğunlaşmalıyız.
  • Bu nedenle halihazırda yürümekte olan devrimci partili işçiler faaliyetini yeni bir niteliğe sıçratmayı, onu daha geniş sınıf bileşenleri ile buluşturmayı ve sınıfın ekonomik demokratik taleplerini bürokratlaşmış sarı sendikal yöntemler yerine militan bir kimlikle mücadeleye taşıyacak bir aracın inşası önümüzde görev olmak durmaktadır. 2022 yılında yaşanan son işçi eylemleri göstermiştir ki eyleme geçen güçler sarı sendikaların çağrısı ile değil doğrudan kendi dinamikleri ile harekete geçmektedir…
  • … Milyonlarca işçi sendikasız güvencesiz doğrudan patronların iki dudağı arasında kaderi belirlenen köleler gibidir. İşte bu milyonlarca emekçi eylemli bir sınıf bilinciyle buluşturulduğunda çok büyük depremleri yaratacak kırılmaları tetikleyecektir.
  • Konferansımız hem politik bir hazırlığın, sınıfın durumu ve örgütlenmesi başlığında hem de militan bir işçi hareketinin inşası noktasında işçi bürosunu Mart ayında bir işçi konferansı yapmakla görevlendirir. İşçi bürosu bu metinde yer alan genel belirlemeleri bir perspektife ve çalışma yöntemine dönüştürmek yine pratik aşamalarını örmek üzere MYK’ya karşı sorumlu kılınır.
  • Son olarak Dev-Güç ve Dev-Lis üzerinden tarif ettiğimiz gençlik faaliyetimiz, kadrosal yetersizliklerin de etkisiyle uzun bir dönemdir istenilen sıçramayı yaratamamıştır. Bunun nedenini örgütün örgütsüzlüğü üzerinden kavrayan partimiz, sorumluluk düzlemlerinin netleştiği bir örgütsel işleyişi son dönemde hayata geçirebilmiştir. Ancak sorumluluk düzlemlerinin netleşmesi tespit etmiş olduğumuz atıllığı kıracak yegane olgu değildir. Bu hamlenin yanında örgütsel sürekliliği ve faaliyeti kesintisiz kılacak bir çalışma tarzı hedeflenmektedir. Bu bağlamda her iki faaliyete dair kampanyalar yeni süreçte örgütlenmiştir. Kitlesel devrimci bir gençlik örgütü ile kitlesel bir Dev-Lis ancak onun gençliğe ait özgünlüklere yanıt olabilecek bir politik esneklik ve yöntemle mümkündür. Parti gençliğimiz, gençliğin militan hattını örgütlemeye kendini aday görürken bunu ancak okullarda, kampüslerde var olarak, buralarda çalışarak  ve o alana ait olan bir politik söylemle kitleselleşebilecektir. Bu ülkenin en büyük kitlesel gençlik eylemlerinde gençlik önderleri Aziz Güler yoldaşın gülümsemesi yer almaktadır. Partimiz bunun tarihsel tüm tecrübelerine sahiptir. 
  • Şimdi örgütsel atılım için daha ileri…

Sinevizyon izlemek için

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir