Birleşik Devrimci Parti Programı

BİRLEŞİK DEVRİMCİ PARTİ PROGRAMI

1-GİRİŞ

 Reel sosyalizmin dağılmasından sonra işçi sınıfının bittiği, tarihin sonunun geldiği iddialarının aksine bütün dünya; işçi sınıfının ve ezilen halkların uyanışına tanıklık ediyor. Emperyalizm, krizlerle boğuşup çözümsüzlüğe sürüklenirken doğanın ve insanlığın yıkımını da beraberinde getiriyor. Gelir dağılımındaki eşitsizliğin büyümesi, kapitalizmin kaçınılmaz olarak girdiği krizlerden çıkış adına doğanın ve insanlığın yıkımını dayatan, işçi sınıfı ve ezilen halklar üzerindeki sömürüsünü doruğa çıkartan politikaları, dünyanın her yerinde işçi sınıfının, ezilen halkların ve kadınların tepkisiyle karşılaşıyor. Bilim, teknoloji ve sanayideki gelişmeler bir yanıyla kapitalist üretimin küreselleşmesini getirirken öte yanıyla dünyanın her yerinde emperyalist kapitalizme karşı direnişi ortaklaştırıyor. 21. yüzyılın başında dünya, ezilen halkların ve işçi sınıfının ortaklaşan ve giderek iç içe geçen mücadelelerine ve bu mücadelelerin devrimci bir sürece dönüşmesine tanıklık ediyor. Şanlı Ekim Devrimi’nden 100 yıl sonra, sınıfları ve sömürüyü ortadan kaldıracak yeni bir çağın ayak sesleri her yerden duyuluyor. Ekim devrimi nasıl kapitalizmin yenilmezliği efsanesini yerle bir ettiyse, geldiğimiz noktada ezilen ulusların bağımsızlık mücadeleleri ve küresel olarak büyüyen işçi sınıfı hareketleri kapitalist emperyalizmin sonunun geldiğini gösteriyor. Emperyalizm yenilecektir. Kapitalistler, yaklaşmakta olan sonlarının farkındalar. Marx’ın manifestodaki sloganı dünyanın her yerinden yeniden geliştirilerek yükseliyor: ‘’Dünya’da bir hayalet dolaşıyor, Komünizm hayaleti!’’

‘’Bugüne kadarki tüm toplum tarihi, sınıf mücadeleleri tarihidir.‘’ Ortaklaşa mülkiyetin hâkim olduğu ilkel komünal topluluktan, üretici topluma geçişle beraber kendisiyle ve doğayla barışık olan insanlık çift yönlü bir savaşımın da içine girmiş oldu. İnsanın insanla ve insanın doğayla savaşımı binlerce yıllık sınıflı toplumların tarihini oluştururken ezilen sınıf ve ezilen cinsin mücadelesi o günden bu güne bu savaşımı sona erdirecek sınıfsız, sömürüsüz, eşit bir dünyayı kurmak için yürütüldü. Komünist toplum insanın insanla, insanın doğayla savaşını sona erdirecek yegâne çözüm yolu olarak şekillendi.

Üretim araçları üzerinde özel mülkiyetin ortaya çıkmasıyla birlikte şekillenen sınıflar ve bu sınıflar arasındaki mücadele başladığı günden günümüze kadar üretim ilişkileri ve üretici güçler arasındaki mücadeleye paralel bir şekilde süregeldi. “Yaygın olarak var olan ve baskın olan üretim ilişkileri, sınıflar arası ilişkiler, yeni ve farklı güçlerin üretime katılmasıyla ve gelişerek yaygınlaşması sonucunda, aşılması gereken ve eskimiş ilişkiler durumuna düşer. Eski toplumun bağrında gelişen yeni sınıflar ve bunların arasındaki sınıfsal ilişkiler, geçmişten devrolan eski mülkiyet biçimiyle, var olan fakat aşılmaya yüz tutmuş sınıfsal ilişkilere karşıtlık oluşturur.”

Bu karşıtlık yeni gelişen sınıfın eskiyi devirerek kendi hâkimiyetini kurmasıyla sonuçlanırken tarih egemen sınıflarla ezilen sınıflar arasındaki sınıf mücadelenin yansıması olarak şekillenmiştir. Egemen sınıflar egemenlik ilişkilerini kurmak ve devam ettirmek için ezilenlerin üzerinde tahakküm ve baskı araçları oluşturmuşlardır. İnsanın insan üzerindeki egemenliği demek olan sınıflı toplumun tarihsel dönüşüm içinde geldiği son nokta kapitalizmdir. Kapitalizmin işçi sınıfının devrimiyle yıkılması beraberinde sınıfsız toplumun imkân ve olanaklarını da ortaya çıkarak komünizme giden yolu açacaktır.

Feodal üretime ve egemenlik sistemine karşı burjuvazinin toplumun büyük çoğunluğunu yanına alarak gerçekleştirdiği devrimle şekillenen burjuva toplum ve egemenlik sistemi sömürü ilişkilerinin uzmanlaşmış ve yoğunlaşmış hali olarak karşımızda durmaktadır. Emek gücünün ücretle satılması anlamına gelen burjuva toplum ve egemenlik sistemi kapitalizmin kendi işleyişi gereği üretimde yoğunlaşmaya ve tekelleşmeye yol açmış; bu gelişme paralelinde toplumun büyük bir kısmının mülksüzleşmesine ve işçi sınıfı saflarına katılmasına yol açmıştır.

Kapitalizm emeğin nesnel koşullarından kopuşunun doruğu, işçinin ürününe yabancılaşmasının en yüksek biçimidir. İnsanın amacının üretim, üretimin amacının da servet olduğu bu modern dünya, bu nedenle, üretimin amacının insan olduğu antik dünya karşısında bayağı bir durumdadır. Ama aynı zamanda insanın kendi etkinliğinin ürünlerine, üretken etkinliğin kendisine, içinde yaşadığı doğaya, kendi insanlığına ve öteki insanlara yabancılaşmasının somut dışa vurumu olarak özel mülkiyetten toplumun kurtuluşunun pratik koşullarını da hazırlamıştır. Kapitalist mülkiyet, özel mülkiyet kavramının tüm çelişkilerini geliştirmiş ve olgunlaştırmıştır. Üretim araçlarının merkezileşmesi ve emeğin toplumsallaşması, bir avuç büyük sermaye sahibi dışında İnsanlığın geniş yığınları için artan sefalet, baskı, kölelik, sömürü demek olan kapitalist özel mülkiyetin ölüm çanının çalmasının, mülksüzleştirenlerin mülksüzleştirilmesinin maddi koşullarını yaratmıştır. Proletarya üretim araçları üzerinde özel mülkiyet ilişkilerine son verip mülkiyeti topluma tekrar iade ettiğinde yani burjuvaziyi ortadan kaldırdığı anda sınıf olarak da kendisini ortadan kaldıracak ve sınıflı toplumu sona erdirecektir.

Sınıf çelişkileri tüm uygarlığın temel çelişkisidir, fakat tek çelişkisi değildir. Sınıflı toplumların tarihi aynı zamanda egemen cins olarak erkeklerin, kadınları ve farklı cinsel yönelimde olanları, egemen ulusların bağımlılıkları altında bulundurdukları ulusları ve etnik toplulukları tahakkümü altına aldığı ve ezdiği, bir tür olarak insanın hammadde deposu olarak gördüğü doğayı yağmalayarak ekolojik yaşamı tehdit ettiği toplumların da tarihidir.

Kapitalizmin özel ve temel ürünü olan proletarya, kapitalizmi yıkmaya ardından kendisiyle birlikte tüm sınıfları ortadan kaldırarak sınıfsız topluma geçişi örgütlemeye yetenekli tek sınıftır. Bu tarihsel görev, proletaryaya dışarıdan yüklenmiş bir misyon olmayıp, onun ereği ve tarihsel etkinliğidir. Nihai olarak emeğin kurtuluşu, uluslararası proletaryanın ulus devletler biçiminde bölünmüşlüğünü aşmasıyla ulaşılabilecek sınıfsız ve sömürüsüz bir toplum, yeni sınıfların, egemenlik ilişkilerinin, yeni sömürü biçimlerinin olmadığı, insanlığın tarihinin gerçekten başladığı toplum olacaktır.

Paris Komünü ve Ekim Devrimi, ezilen halkların ve işçi sınıfının mücadele birikimleri tarihi 150 yılı aşan bilimsel sosyalizm geleneğinin başarı ve başarısızlıkları sonsuz derslerle dolu değerli bir miras olarak bugüne taşınmıştır. Reel sosyalizmin yıkılmış olması Marksist teorinin ekonomik ve bürokratik yorumunun da yenilgisi anlamına gelmektedir. Real sosyalizm bugüne bir dizi deneyim ve ders bırakmıştır. Ekonomizmin ve bürokratizmin karşısına sosyalist demokrasi perspektifini ve bu perspektifle inşa edilmiş örgüt, toplum ve ilişkiler bütünü çıkmıştır.  Ezme-ezilme ilişkilerine dayanan sınıflı toplum var oldukça insanlığın özgürlük ve eşitlik arayışı devam edecek, sınıflı toplum sona erene kadar işçi sınıfının egemen sınıfa, kadınların erkek egemenliğine, ezilen ulusların sömürgecilik ve emperyalizme karşı mücadelesi devam edecektir. Sosyalizm kazanacaktır.

2-AMAÇ

Devrimci Parti, insanın insan tarafından sömürülmesine ve ezilmesine, cinsler ve uluslararasındaki eşitsizliğe, doğal çevrenin yağmalanmasına son verecek, insanın ve insanlığın ortak kültürünün gelişiminin önündeki tüm engelleri ortadan kaldıracak olan işçi sınıfının sosyalist iktidarını kurmayı amaçlar. Bu amacın gerçekleşmesi için kapitalist mülkiyet ilişkilerinin devrimci tarzda aşılmasını zorunluluk olarak görür. Kendisini sınıfsız, sınırsız, sömürüsüz bir dünya hedefinin Türkiye’de ki bileşeni olarak kurgular. 

BİRLEŞİK DEVRİMCİ PARTİ, proletaryanın sosyalist iktidarını kurmak amacını gerçekleştirmek için sömürüye ve kapitalist devletin baskılarına son verilmesinde çıkarı olan yoksul köylüler, aydınlar, kent yoksulları, ulusal, dinsel veya cinsel kimlikleri nedeniyle baskı gören kitleler ve benzeri bütün toplumsal kesimlerle ittifaklar kurar.

3- EMPERYALİST KAPİTALİZMİN DURUMU

Emperyalizm, her yere özgürlük yerine egemenlik tutkusunu götüren mali sermayenin ve tekellerin çağıdır; can çekişen kapitalizmdir. Hangi politik sistem altında olursa olsun her alanda gericilik ve var olan çelişkilerin en uç noktaya kadar keskinleşmesidir.

Sovyetler Birliği’nin dağılması ve reel sosyalizmin çözülmesiyle birlikte dünya çapında galip geldiğini iddia eden emperyalist-kapitalist sistem geldiği noktada derin bir ekonomik ve siyasal krizle yüz yüzedir. Krizin bir ayağını kapitalist sermaye birikim sürecinin tıkanması ve tıkanıklığı aşmak için üretilen çözümlerin boşa çıkması oluştururken diğer ayağını giderek tırmanan yeniden paylaşım mücadelesi oluşturmaktadır.

 Kapitalizm geldiği ana kadar içinden geçtiği bütün büyük yapısal krizlerden güçlenerek çıkmayı başardı. 1970’lerde başlayan ve 2000’lerde küresel ölçekte bir dizi dalga şeklinde etkisini gösteren ve 1929 büyük ekonomik kriziyle kıyaslanan tıkanıklığa çözüm üretilememiştir. Söz konusu krizi çözmek için ortaya konan bütün önermeler başarısızlıkla sonuçlanırken kapitalizm krizi çözmekten çok krizi yönetilir kılma perspektifine yönelmiştir. Artan kapitalist rekabetle başa çıkabilmek, sermaye birikiminin sürekliliğini sağlayabilmek ve kar marjlarındaki düşüşü yavaşlatmak adına gerçekleştirilen bütün hamleler işçi sınıfının kazanımlarına saldırı şeklinde kendini ortaya koymaktadır. Bu saldırı dalgasının yol açtığı yıkım, küresel ölçekte işçi hareketlerinde ciddi canlanmaları da beraberinde getirmiştir. Metropol ülkeleri de etkisine alan yeni saldırı dalgası dünya işçi sınıfının mücadele birliğinin bütün imkânlarını da ortaya çıkartırken emperyalist-kapitalist dünyanın korkulu rüyası haline gelmiştir. Emperyalizmin kendisinin doğasında taşıdığı gericilik eğilimi ekonomik krizin toplumsal krizlere dönüşme potansiyeli karşısında dünün demokrasi maskesi takmış burjuva dünyasında baskıcı militarist tedbirlerin ve uygulamaların devreye girmesiyle yeni bir evreye dönüşmüştür.

Emperyalist kapitalist dünya derin ve ağır bir krizle yüz yüzedir. Bu kriz işçi sınıfının devrim imkânlarının da oluşmakta olduğunun göstergesidir. Dünya işçi sınıfının en temel ihtiyacı emperyalist kapitalist dünyayı doğrudan karşısına alan ve onu devirip proletaryanın diktatörlüğünü kurmayı hedefleyen önderliğinin şekillenmesidir

Emperyalist krizin bir diğer görünümü yeniden paylaşım adıyla tarif edilebilecek olan yeniden paylaşım krizidir. Çin ve Rusya’nın önderlik ettiği Şangay Bloğu’yla, ABD’nin önderlik ettiği NATO bloğu arasındaki paylaşım mücadelesi içinden geçilen yüzyıla damgasını vuracak boyuttadır. Emperyalist bloklar arasında yürütülen paylaşım mücadelesi geçmişte olduğu gibi şimdi de enerji ve ham madde kaynaklarının ve büyük ticaret yollarının denetimi üzerinden yürütülmektedir. Bu mücadeleye güncel olarak eklenen petrol ve doğalgazın ulaşım yollarının denetimi çabasıdır.  Küresel ölçekte meydana gelen bütün lokal ya da bölgesel çatışmalar bu emperyalist paylaşım mücadelesinin yansıması olarak ele alınmalıdır.

Anti-emperyalist mücadele sosyalist hareketlerin ana gündem maddelerinden birisi olacaktır. Sosyalistler, emperyalistler arası mücadelede emperyalist güçlerden herhangi birine yedeklenmeden ezilen halkların yanında, ulusların kendi kaderini tayin hakkı ilkesi çerçevesinde taraf olmalıdır.

4-ORTADOĞU

Emperyalist bloklar arasında yürütülen yeniden paylaşım mücadelesinin en yoğun ve sıcak yürütüldüğü coğrafya Ortadoğu’dur. Birinci paylaşım savaşı sonrası çizilmiş haritalar ve sınırlar dağılmakla yüz yüzedir. Ortadoğu’da etnik ve mezhepsel çatışmalar görünümü altına gizlenen çatışmalar, emperyalist paylaşım mücadelesinin bölgesel yansımasından başka bir şey değildir. Bu çatışma bir yanıyla bölgeye uzun yıllar damgasını vuracak düşmanlıkları besleyip üretirken verili statükoyu bozarak bölge halklarının bağımsızlık taleplerinin imkânlarını da ortaya çıkarmaktadır.

Bölgesel güç olma derdindeki Türkiye devleti Ortadoğu’da şekillenen çatışmalı sürecin doğrudan tarafıdır. Türkiye devleti yayılmacı heveslerle bölgesel çatışmaya taraf olmuş, Suriye’deki iç savaşın doğrudan taraftarı ve koordinatörü haline gelmiştir. Selefi cihatçı yapılarla kurulan işbirliği ve organizasyonlar söz konusu selefi eğilimlerin Türkiye devletinin kendi bünyesine de taşınmasına yol açacak boyuttadır. Ortadoğu’daki gelişmeler ve devrim dalgası, bütün bölgeyi ve Türkiye’yi etkileyecek boyuta varmış; halkların özgürlük mücadelesi iç içe geçmeye başlamıştır.

5-KÜRT ULUSUNUN KENDİ KADERİNİ TAYİN HAKKI İÇİN MÜCADELE

Bütün gelişmeler 21. yüzyılın Kürt halkının yüzyılı olacağını göstermektedir. Tarihsel olarak parçalanan ve birinci paylaşım savaşı sonrası imzalanan anlaşmalarla üzerinde yaşadığı toprak dörde bölünen ve her çeşit kimliği, ulusal talebi ve statükosu elinden alınan Kürt halkı geldiği noktada emperyalizme ve bölgesel sömürgesi devletlere karşı yürüttüğü büyük mücadele sonucunda kendi kaderini belirleme imkânlarına kavuşmuştur. Sosyalistler, ezilen ulusun kendi kaderini tayin hakkını sınırsız tanırlar. Bu bağlamda Kürt halkının kendi kaderini belirlemeye ilişkin talepleri, sosyalistlerin de talebidir.

Kürt sorunu, sorunların sorunudur. Kürt sorununun Kürt halkının talepleri doğrultusunda çözüme kavuşması; aynı zamanda Türkiye işçi sınıfı üzerinde hâkim olan şovenist hegemonyanın da kırılması anlamına gelecektir. Türkiye egemenlerinin şoven milliyetçi ajitasyon eşliğinde yürüttükleri çok yönlü saldırı, yalnızca Kürt halkının büyük acılara boğulmasına ve siyasi geleceğinin engellenmesine neden olmakla kalmamış, aynı zamanda Türkiye işçi sınıfı ve emekçilerinin şovenist ideolojinin etkisiyle kendi sınıfsal çıkarlarından uzaklaşmasını ve egemen sınıfların denetimine girmesine yol açmıştır.

Türkiye işçi sınıfının sömürüye ve baskıya karşı yürüttüğü mücadele kaçınılmaz bir şekilde Kürt halkının özgürlük mücadelesiyle çakışmaktadır. Emek ve demokrasi mücadelesinin başarısının yolu, Kürt özgürlük mücadelesiyle kurulacak ittifaktan geçmektedir.

 BİRLEŞİK DEVRİMCİ PARTİ, bu perspektif ve saptamalara bağlı olarak eş zamanlı iki temel görevi yerine getirmek ve “birleşik devrim süreci”ne dönüştürmek için:

Türkiye’de işçileri ve emekçileri egemenliği altına alan şoven milliyetçi ideolojinin etkilerinin kırılarak enternasyonalist bir sınıf bilincinin geliştirilmesi ve ulusal dar görüşlülüğün aşılarak Kürt halkının siyasi geleceğini bizatihi kendi belirleyebileceği ve istediği gibi yaşayabileceği toplumsal ve siyasal koşulların yaratılması için çalışacak ve Kürt halkının ileri sürdüğü ulusal demokratik talepleri (kimlik, dil, kültür) destekleyecek ve onunla dayanışma içinde olacaktır.

Türkiye işçi sınıfı ve emekçilerinin kurtuluş mücadelesiyle Kürt halkının özgürlük mücadelesini birleştirecek bir “stratejik ittifak” politikasını kuvveden fiile dönüştürecek, böyle bir ittifak etrafında bütün toplumsal muhalefeti bir “devrimci demokratik cephe”de birleştirip mücadeleye yönlendirmek için üzerine düşen görevleri etkin biçimde yerine getirecektir

6- İŞÇİ SINIFININ VE EMEKÇİ KİTLELERİN ÇALIŞMA VE YAŞAM KOŞULLARININ İYİLEŞTİRİLMESİ İÇİN

Türkiye kapitalizmi, dünya kapitalizminin içinde kıvrandığı açmazı tüm boyutlarıyla ve daha ağır bir şekilde yaşamaktadır. Emperyalist kapitalist dünyayı saran ve giderek çözümsüz hale gelen ekonomik kriz tüm boyutlarıyla Türkiye kapitalizmini de tehdit etmektedir. Büyük ölçüde borçlanmaya dayalı sıcak para hareketlerinden beslenen Türkiye kapitalizmi ekonomik olduğu kadar siyasal krizin de etkisi altında çözümsüzlükle uğraşırken çözümsüzlüğün faturasını işçi sınıfına yükleyerek krizden çıkmaya çalışmaktadır. 

 Kriz yapısaldır ve Türkiye kapitalizmi içine sürüklendiği krizi, yakıcı ihtiyaç duyduğu sermaye birikimini artırmaksızın, daralan iç pazarını genişletmeksizin, dış pazarlara açılmaksızın aşılamaz. Bu realite eş zamanlı olarak içerde emeğin yağmalanmasından, sömürü çarklarının hızlandırılmasından, temel hak ve özgürlüklerin kısıtlanmasından, dışarıda bölge pazarlarında kızgın bir rekabet sürecine girmesinden başka bir sonuç doğurmaz.

Sermayenin yaşadığı ekonomik krizden çıkış için faturayı işçi sınıfına ödetme çabasına karşı sosyalist hareket sermayenin çözüm önerilerinin karşısına sınıfın çözüm önerileriyle çıkmalıdır. Bu bağlamda asgari düzeyde neo-liberal politikalara ve sonuçlarına karşı mücadele yükseltilirken işçi sınıfının örgütlenmesinin önündeki tüm engellerin kaldırılması talep edilmeli, güvencesizlik, taşeronlaştırma ve bunların sonuçlarına karşı çıkılmalıdır. Kabul edilmelidir ki emek gücünün ücretle satılmasına devam edildiği sürece işçi sınıfının gerçek kurtuluşu söz konusu olmayacaktır. Asıl olan sömürünün ana kaynağı olan üretim araçları üzerindeki özel mülkiyete son verilmesidir. Sınıfın kurtuluşu sosyalizmle mümkün olacaktır.

BİRLEŞİK DEVRİMCİ PARTİ’nin öngördüğü halk iktidarında:

Emperyalizmle kurulmuş her türlü siyasi ve ekonomik işbirliğine son verilecek, iç ve dış borçlar iptal edilecektir. Üretim araçlarının işçilerin denetimine verilmesi sağlanarak emek gücü üzerindeki sömürüye son verilecek, çalışma saatleri ve koşulları işçilerin talepleri doğrultusunda yeniden tarif edilecektir.

7-FAŞİZME KARŞI BİRLEŞİK MÜCADELE

Bugün faşizm ve emperyalizm geniş halk yığınlarına, Kürt ulusuna yönelen en büyük tehlike ve tehdittir.

Emperyalizm ile ilişki içinde gelişen Türkiye kapitalizmi serbest rekabetçi bir dönem yaşamadan tekelci bir nitelik kazanmıştır. Dar bir egemen burjuva çevresinin denetimi altında bankalarda başlatılan kapitalistleşme hareketine devletin tüm olanakları seferber edilmiş, sonuçta Türkiye’nin ekonomik, toplumsal ve siyasi hayatı bir finans oligarşisinin kontrolü altına girmiştir. Türkiye’de geriliğin, yoksulluğun, ulusal baskının gericiliğin ve faşizmin ana kaynağı olan bu egemen tekelci oligarşinin Osmanlı despotizmini de yeni biçimler vererek yaşatmış olması, burjuva demokrasisinin sınırlı ve kökleşmemiş kalmasındaki payı yanı sıra, halk kitlelerinin sürekli olarak karşı karşıya bulunduğu faşizm tehlikesine de güç vermektedir.

Kapitalizmin 2008’deki ekonomik kriziyle derinleşen iktisadi bunalımın ülke içindeki yansımaları, içeride Kürt meselesi ile büyüyen siyasi krizle bütünleşmiş ve sistem yönetemez hale düşmüştür. Bundan dolayı tekelci kapitalizmin devletle ilişkisi, özellikle 1980’den sonra yeniden şekillenmiştir. Devlet ve kapitalizm arasında “parlamenter demokrasi” türünden dolayımlarla yürüyen ilişki, tekellerin devlet aygıtı üzerinde direk müdahalesine neden olmuştur. Sermayenin merkezileşmesi, siyasi merkezileşmeyi dolayısıyla iktidarın merkezi, baskıcı-otoritesini daha da derinleştirmiştir. Bu doğrultuda, “yasama-yürütme-yargı” şeklinde, biçimsel de olsa işleyen “kuvvetler ayrılığı” prensibi tümden boşa düşürülmüş, devlet aygıtı kontrol edemediği bütün boşlukları giderecek şekilde her alanda merkezileşmiştir. “Başkanlık Sistemi” tartışması, bu doğrultudaki rejim değişikliği arayışının somut karşılığıdır.

1916’da Skyes-Picot anlaşması ile Ortadoğu’da kurulan emperyal düzenin çöküşü ardından savaşlarla bölgeyi yeniden şekillendirme müdahalelerinin yarattığı gerilim, Kürt meselesinin uluslararasılaşan boyutu ve içteki ekonomik-siyasi kriz, tekelci oligarşiyi yönetim krizine sokmuş bu da devletteki faşizan kurumlaşmayı derinleştirmiştir.

Tekelci burjuvazinin hegemonyası dışında, Türkiye Cumhuriyeti devletinin politik kimliğinin oluşumunu sağlayan dış ve iç konjonktür, devlette her zaman faşizme kanalize olabilecek ciddi bir milliyetçi damarın var olmasını da sağladı. Türk milliyetçiliğinin görece geç ortaya çıkışı ve bu sürecin ülkede Kürtler, Ermeniler, Rumlar gibi farklı kimliklere karşı reaksiyoner biçimde gelişimi, tüm dünyada esen hâkim milliyetçi ve faşist rüzgârlar, Nazi Almanya’sı ile kurulan ilişkiler, Kemalizm’in kimi yapısal özellikleri, tek particilik vb. Türkiye’de faşist hareketin tarihsel-siyasal dayanaklarıdır.

Öte yandan devletteki otoriter-merkezi kurumlaşma sivil faşist-gerici uzantıları da kapsayacak biçimde yeniden organize edilmiştir. Geçmişte MHP eliyle örgütlenen sivil faşist unsurlar, 1990’larda Kürdistan’da “Hizbul-Kontra”  olarak içerik değiştirmiş, günümüzde ise bu örgütlenme “Türk-İslam sentezi” ideolojik argümanıyla daha fazlasıyla muhafazakarlaşmış, lümpen karakterli sivil faşist karaktere evrilmiştir.

Bugün Türkiye’de tekellerin hakim olduğu kapitalist düzene ve tekelci devlete karşı mücadele edilmeksizin ileriye dönük halkın çıkarları doğrultusunda tek bir adım dahi atmak mümkün değildir. Yıllardır süren silahlı çatışma döneminde büyüyen militarist çevrelerle iç içe geçen faşist hareketleri etkisizleştirmek, siyasal yaşamdan dışlamak, demokrasinin, barışın ön koşuludur. Militarist devlet yapısını kökten değiştirmek, siyasal yaşamı militarist vesayetten kurtarmak faşist hareketi etkisizleştirme mücadelesinden ayrılamaz.

Birleşik Devrimci Parti; sosyalist hareketin ve anti-faşist güçlerin İkinci Dünya Savaşı yılları, 1960’lar ve 1970’lerdeki mücadelede deneyimlerini, elde ettiği birikimleri canlandırarak, faşist tehlikeye karşı uyanıklığı sağlayacak gerekli tedbirleri alacak özellikle işçi sınıfı içindeki faşist ajitasyon ve propagandalara karşı işçileri, emekçileri örgütleyecek, tüm mücadele alanlarında faşist demagojinin iç yüzünü açığa vuracak, emekçi yoksul kitlelerin faşizmin tuzağına düşmesini önleyecek çok yönlü tedbirleri alacaktır. Toplumsal hayattaki ve devlet aygıtı içindeki faşist ve din temelli kadrolaşmanın tasfiye edilmesi, her türlü faşist örgütlenmenin kapatılması, ırkçı, savaş kışkırtıcısı ve faşist propagandanın yasaklanması; faşizmin her türden toplumsal yansısıyla ortadan kaldırılması, ders müfredatlarının ve medyanın faşist-ırkçı propagandadan arındırılarak demokratikleştirilmesi anti-faşist programımızın temel hedeflerindendir.

Demokrasinin ve etnik iç barışın ön koşulu olarak, partili-partisiz faşist güçlerin etkisizleştirilmesi için yürütülecek mücadele anti-emperyalist, anti-tekelci Demokratik Halk Devrimi programı ile birlikte gerçekleştirilecektir.

8- KADINLARIN KURTULUŞU İÇİN MÜCADELE

(Kadınlar tarafından kongreye sunulacak)

9-LGBTİ ‘LERİN KURTULUŞU İÇİN MÜCADELE

(LGBTİ tarafından kongreye sunulacak)

10-GENÇLİĞİN EŞİTLİK VE ÖZGÜRLÜĞÜ İÇİN MÜCADELE

Genç kimlik edinme sürecindeki bireydir. Ulusal, sınıfsal ve cinsel kimliği şekillenmemiş olan bireyin kimlik edinme süreci eğitim, askerlik, evlenme gibi belirli toplumsal süreçlerle sağlanır ve tamamlanır. Egemen sistem kendi devamlılığını sağlama amacıyla yeni yetişen bireylere ihtiyaç duyduğu verili egemenlik ilişkilerine boyun eğmiş, onun gerekliliklerini yerine getirebilecek bilgi, teknik ve bilinçle donatılmış uysal vatandaş kimliği kazandırmaya çalışır. Gencin henüz kalıba girmemiş özgürlük anlayışıyla egemen sistemin ona boyunduruk vurma çabası temel çatışma alanı yaratırken gençliği sistem karşıtı mücadelenin temel unsurlarından biri haline getirir. Egemen sınıflar gençliğin bu öneminin farkında olduklarından dolayıdır ki bu kimlik edinme sürecine çeşitli yol ve yöntemlerle müdahale etmekte ve gençliğin sisteme potansiyel muhalefetini en aza indirmeye çalışmaktadırlar.

BİRLEŞİK DEVRİMCİ PARTİ, gençliğe egemen sistemin ihtiyaç duyduğu kimliğin kazandırılması yolunda onun psikolojisine ve kimliğine yönelik her çeşit siyasal ve fiziksel baskıya karşı mücadele eder. Bu bağlamda kimlik kazandırma sürecinin önemli araçlarından biri olan eğitimin içeriğinin ve yönetiminin demokratikleşmesini,  parasız bilimsel demokratik ana dilde ve cinsiyet eşitlikçi eğitimin temel alınmasını savunur. Şovenizme karşı mücadeleyi esas alan bir yerden siyasi mücadelesinin stratejik müttefiki olarak Kürt yurtsever gençliğini görür. Şovenizme ve faşizme karşı mücadeleyi ödünsüz bir şekilde sürdürür. Gençliğin bağımsız olarak örgütlenmesini savunur. Bu bağımsızlığın sınırı gençliğin Birleşik Devrimci Parti programı ve partinin ideolojik ve politik hattına bağlılık, örgütsel olarak bağımsızlık biçiminde şekillenmiştir.

11-HALKLARIN VE İNAÇLARIN EŞİTLİK VE ÖZGÜRLÜĞÜ İÇİN MÜCADELE

Osmanlı İmparatorluğu’nun devamı olarak şekillenen Türkiye Cumhuriyeti devleti, çok dilli ve çok uluslu bir yapıya sahiptir. Devletin tekçi, monotilik, üniter zihniyet, Anadolu coğrafyasındaki halkların ve dinsel grupların kimliğini yok saymış; asimilasyon, inkar, techir ve katliam politikalarıyla bu halkların taleplerini ve kimliklerini boğarak yok etmeye çalışmıştır. Halklar mozaiği olan Anadolu halklar hapishanesine dönüştürülmüş, şoven bilinçle donatılan Türk halkı da bu hapishanenin esirlerinden biri haline getirilmiştir.

Türkiye’de devlet tarihsel planda, siyasal bakımdan farklı inançları yok sayan, tek bir kalıpta eritmeyi öngören Kemalist devlet anlayışı doğrultusunda bir inkârcı ve asimilasyoncu laiklik pratiğini topluma ikame etmiştir. Devletçi laiklik, yalnızca farklı dini inançları baskı altına almakla kalmamış, aynı zamanda Diyanet İşleri vasıtasıyla tekeline aldığı “Sünni İslam’ın’’ içeriğini ve sınırlarını da belirlemiştir. Okullarda yürürlüğe konulan zorunlu din dersleri, toplumu devlet eliyle Sünnileştirme politikasının aracı haline getirilmiştir. Bu uygulamanın bir sonucu olarak başta aleviler olmak üzere Müslüman olmayan dini topluluklar ile ateistler “ikinci sınıf yurttaş” muamelesi görerek horlanmışlar ve dışlanmışlardır. Hanefilik dışındaki Sünni mezhepler de tekçi uygulamadan nasibini almış, baskı altında bırakılmıştır.

Din, devlet tekeliyle belirlenen kamusal bir alan olmaktan çıkarmalı; insanların inanç ve ibadetleri onlara ve cemiyetlere bırakılmalıdır. Bu bağlamda Diyanet İşleri kapatılacak, zorunlu din derslerine son verilecektir.

BİRLEŞİK DEVRİMCİ PARTİ

Ülkenin çok kimlikli ve çok kültürlü yapısı üzerindeki her türden tek tipleştirici basıncın kaldırılarak, tüm kimlik ve kültürlerin kendilerini demokratik bir biçimde ifadesinin olanaklarının yaratılmasını savunur.

Ermeni Halkına yönelik soykırım başta olmak üzere emperyalist ve sömürgeci devletler tarafından yeryüzündeki diğer halklara karşı gerçekleştirilen benzeri tüm olayların soykırım olarak tanınması ve bu konuda uluslararası alanda yaşanan çifte standarda son verilmesinin sağlanması için mücadele eder.

Demokratik ve özgürlükçü laiklik anlayışı ve “eşit yurttaşlık” talebi doğrultusunda bir yandan Alevilere, Müslüman olmayan topluluklara ve dini inanca sahip olmayanlara karşı uygulanan ayrımcı politikalar ve siyasi baskılara karşı etkili bir demokrasi mücadelesi yürütecek, diğer yandan hiçbir din ve dini inanç ayrımı yapmaksızın programını ve tüzüğünü kabul eden herkesle parti saflarında mücadelesini birleştirecektir.

12- KAPİTALİZM PİRAMİDİNİN EN ALTINDAKİLER: ÇOCUK HAKLARI İÇİN MÜCADELE

BİRLEŞİK DEVRİMCİ PARTİ; Çocuğun kimliksel, psikolojik ve fiziksel olarak korunmasının toplumun ve devletin asli görevi olarak görür ve bu görevi aile, vakıf, dernek gibi kurumlara bırakmadan yasal ve anayasal olarak güvence altına alınmasını savunur. Çocuklara yönelik her çeşit saldırının en ağır şekilde cezalandırılmasını, çocuk emeğinin kullanımının yasaklanmasını savunur. 

13- ENGELLİ HAKLARI İÇİN MÜCADELE

Engellileri birer “özürlü” gibi gören hâkim bakış açısını köklü değişikliğe uğratacak bir “toplumsal eğitim seferberliği” başlatılması ve “toplumsal dayanışma” duygusu ve bilincini geliştirecek çalışmaların yapılması

Engelliler, iş hayatı, toplumsal yaşam ve siyasal faaliyete katılmasının önündeki her çeşit fiziksel, ekonomik ve sosyal engelin ortadan kaldırılması için mücadele eder. Devleti ve toplumu bu engellerin kaldırılması için birebir sorumlu tutar.

14- YAŞANABİLİR BİR DÜNYA İÇİN MÜCADELE: KÜRESEL EKOLOJİK KRİZ YAŞAMI TEHDİT EDİYOR

Üretici topluma geçiş toplumu sınıflara bölerek insanın insanla mücadelesini başlatırken aynı zamanda insanın doğayla savaşını da başlatmıştır. Bilim ve sanayideki gelişime paralel olarak doğaya egemen olma mücadelesi doğal ortamın yıkımına yol açacak bir noktaya gelmiştir. Kapitalizm, doğayı yok ederek yoluna devam etmektedir.

Kapitalizmin doğayı metalaştırarak yok etme çabası sürdürülemez bir hale gelmiştir. Doğal yaşam kendini yenileyebilme kapasitesinin çok üzerinde baskıya maruz kalmakta, küresel iklim değişikliği, ekosistemlerin ve türlerin yok olması, ormansızlaşma, çölleşme, kuraklık, seller, aşırı tüketim sonucu ortaya çıkan sanayi ve evsel atıklar, tarım arazilerinin kimyasallarla kirletilmesi ve tarımın ancak kimyasal kullanılarak yapılabilmesi, milyonlarca yıl yok edilemeyen nükleer atıklar ve nükleer silahlanma tehdidi gibi sayılamayacak pek çok sorun ortaya çıkmaktadır.

Türkiye ekolojik yıkımdan en fazla etkilenen ülkelerden biridir. Deniz, göl ve akarsular kimyasal ve biyolojik atıklarla kirlenmekte, yer altı suları yanlış sulama politikaları sonucu çekilmekte, sulak alanlar kurutulmakta, su kaynakları ve verimli tarım arazileri ticari amaçlarla şirketlere verilmekte, ormanlık ya da makilik alanlar tahrip edilmekte, tarım alanlarına konutlar ve sanayi tesisleri yapılmakta, endemik bitki ve hayvanların soyu tükenmekte, sanayinin yaydığı baca gazlarıyla ve atıklarla sularımız ve atmosferimiz kirlenmektedir. Neoliberal poltikalar doğal yıkımı hızlandırmaktadır.

Kürt Sorunu’nun savaş politikalarıyla çözülmeye çalışılması bölgenin doğal yapısını alt üst etmiştir. Savaşta kullanılan mühimmatın toksik etkisi insanlara ve ekosisteme büyük zararlar vermiş, ormanlar yakılmış, akarsu boylarına barajlar ve bentler yapılmış, tarım alanları tahrip edilmiş ve demografik yapı bozulmuştur.

İnsanın doğayla rekabet halinde geliştirdiği uygarlık anlayışının sonu gelmiştir. İnsanlık artık doğayı sömürülmesi gereken bir kaynak olarak görmeyi bırakarak, kendisinin doğada yaşayan diğer canlı türleriyle eşit hakka sahip olduğunu görmesi gerekmektedir. İnsanın doğayı yenme çabası gerçekte kendi yenilgisidir.

BİRLEŞİK DEVRİMCİ PARTİ; ekolojik mücadelenin yarına ertelenemez bir mücadele olduğunu ve antikapitalist bir perspektife sahip olunmaksızın başarı elde edilemeyeceği gerçeğinden hareketle politikalarına yön verir, tüm doğal çevrenin tahribine yönelik tutumları “doğaya karşı suç” kapsamında değerlendirir ve sorunun kesin çözümünün kapitalizmin yıkılarak adil, paylaşımcı, ekolojik, sosyalist bir toplum düzenine ulaşmakla mümkün olduğunu savunur.   

15- DEMOKRATİK HALK DEVRİMİNİN GÖREVLERİ

Türkiye’nin emperyalizmden bağımsızlığının kazanılması ve geniş halk kitlelerinin gerçek iradesinin egemen kılınacağı bir demokrasinin kalıcı olarak kurulması için anti-emperyalist, anti tekelci demokratik halk devrimi ile tekelci oligarşinin siyasi egemenliğinin yıkılıp yerine demokratik halk iktidarının kurulması; Türkiye’yi emperyalizme bağımlı kılan tüm ilişkilerin sona erdirilmesi, yerli tekellerin ve gerici müttefiklerinin ülkemizin ekonomik ve toplumsal hayatından tümüyle tasfiye edilmesi ve köklü demokratik dönüşümlerin gerçekleştirilmesi şarttır.

Siyasal ve toplumsal alanda, yapılacak dönüşümler için devrimci halkçı bir programın hazırlanması esastır. Buna göre,

Devlet, halkın egemenliğinin teminatını sağlayacak şekilde yeniden örgütlenecektir.

Devletin bütün yönetici kademeleri seçimle belirlenecektir.

Seçmenler temsilcilerini istedikleri anda geriye çağırarak görevden alabileceklerdir.

Halk kendi demokratik iktidarını siyasi, kültürel ve ekonomik kitle örgütleri aracılığıyla yönlendirecek ve denetleyecektir.

Yargı organları halkın oyuyla oluşturulacaktır.

Kadınlar her alanda erkeklerle tam eşit haklara sahip olacaklardır.

Kürt ulusu kendi kaderini tayin edecektir.

Her türlü ulusal ve dini ayrıcalık kaldırılacak, dinin devletle her türlü bağı kesilecektir.

Ülkenin çok kimlikli ve çok kültürlü yapısı üzerindeki her türden tek tipleştirici basınç kaldırılarak, tüm kimlik ve kültürlerin kendilerini demokratik bir biçimde ifadesinin olanakları yaratılacaktır.

Demokratik toprak reformu hızla gerçekleştirilecektir.

Emperyalizmle kurulan her türlü siyasi, askeri ve ekonomik ilişki kesilecektir.

Fikir, söz, basın ve yayın, toplanma ve gösteri, genel grev ve dayanışma grevi özgürlüklerini sınırlayan her türlü yasal engel kaldırılacaktır. 

Sendikal mücadeleyi engelleyen her türlü yasal mevzuatın kaldırılması, bu yöndeki uygulamaların yasaklanması sağlanacaktır.

Herkes sağlık hizmetlerinden eşit-parasız olarak yararlanacaktır.

Bütün yurttaşlar tam bir sosyal güvenlik hizmetinin kapsamı içinde olacaktır.

Herkes eğitim imkânlarından eşit-parasız ve anadilinde yararlanacaktır.

Üretim ekonomisinin dışa bağımlılıktan kurtarılması için gerekli yatırımlara öncelik tanınacaktır.

Yabancı sermaye sıkı bir denetim altında tutulacak ancak ekonomik planda uygun görüldüğü şekilde yabancı sermayeden yararlanılacaktır.

Küçük ve orta işletmeler üretimi geliştirmeleri için kredi ve teşviklerle destekleneceklerdir.

Demokratik halk iktidarı; tekellerin egemenliğinden kurtarılmış, emperyalizmden bağımsız bir ekonomi temeline dayanmak zorundadır. Bunun için öncelikle tüm bankalar ve sigorta şirketleri, tekelci burjuvazinin elindeki tüm ticari işletmeler, dış ticaretin tümü, büyük ulaştırma araç ve tesisleri, büyük kapitalist çiftlikler millileştirilerek halk devletinin mülkiyetine geçirilecektir. İş yerlerinde işçilerden komiteler oluşturulacak, bu komiteler işyerlerini yöneteceklerdir.

Kırsal alanlarda da büyük toprak mülkleri millileştirilerek toprağı işleyen topraksız ve az topraklı köylülere dağıtılacak; köylünün bankalara, tefeciye, ağaya olan tüm borçları silinecektir. Köylerde yoksul köylülerin ağırlıkta bulunduğu komiteler kurulacak, bu komiteler toprak reformlarının uygulanışını denetleyecek ve kooperatifleşme çalışmalarını yürüteceklerdir.

Türkiye’de antiemperyalist, anti tekelci demokratik halk devriminin gerçekleştirilmesi ve devrimci demokratik dönüşümlerin kalıcı bir biçimde oturtulması, demokratik halk iktidarını sosyalist bir demokrasiye ve sosyalist bir ekonominin kurulmasına doğru evriltecektir. Böylece toplumsal adaletsizlik ve sömürünün her biçimiyle nihai olarak ortadan kaldırılması mümkün olacaktır.